Embed

Vahdet

 

Vahdet

Panteistler “Her şey Tanrı’dır” der; Panenteistler “Her şey Tanrı’dandır” der. Vahdet-i Vücudçular’da ise iki görüşte de olanlar vardır. Sanırım kafası karışmış olan yalnızca ben değilim..

Aklım “sen varsın” diyor! Madem ki yaratıldın ve madem ki bu bir tesadüf değil, sen var edilmek istendin, rabbin seni kastetti, demek ki sen varsın..!

Gönlüm ise “peki sen nerdesin? Madem varsın, iddia sahibisin; o halde sen neredesin, rabbin nerede?” diyor..

Düşünüyorum da, benim varlığım Rabbin varlığını sınırlamaz, demek ki ben O’nun olmadığı yerde müstakil bir varlık değilim. Hem ben ancak O var olduğu için O’nun dilemesiyle varım ve O’na muhtaç bir varlığım. Bu “benim olduğum yerde Allah var” demek değildir. Zira O zaten vardır, ve ben ayrı bir yerde olabilmeyi kendi irademle seçip başaramadığım gibi, böyle bir durum Allah’ın sünnetine de aykırıdır. Zira Allah’u Teala önce kendi olmadığı bir yer yaratacak ve sonra orada beni var edecek; kendinin olmadığı bir yeri yaratmak için de kendi kudretini kullanacağına göre kendisinin olmadığı bir mekanı yaratmak anlamsızlaşır. Karşılık bulmaz. Dünyadaki en ağır cisim dünyadan daha ağır olabilir mi?

Demek ki Rab Teala beni var etmek için kendinden ayrı bir mekan yaratmaz. Beni var ederken kullandığı enerji kendi enerjisidir. Madde zaten enerjidir. O halde ben var olmamla Allah’tan gayrı olmuyorum. Burada tek önemli husus acaba “ben gerçekten var mıyım, yoksa biri uyandığında kaybolacak bir rüya mıyım?”

İşte bu soru asıl amacı ele veriyor. Eğer ben bir rüyaysam ve bir çimdik ile yok olacaksam, beni yaratanı bilsem ne olur bilmesem ne olur. Beni var eden ve kafatasımın içine koyduğu bir organda bu jimnastiği bana yaptıracak iradeyi teslim eden Yaratıcı, yarattığına saygı duymuş demek değil midir? O halde bu durum, yarattığını sevmiş anlamına da gelir.Olmayan şey sevilir mi? Oldukça metafizik bir konu olmasına karşın metafizikçi ilahiyatçılar ya da tasavvufçular bile birbirleri ile anlaşamıyor bu noktada, çünkü bu konuda aslında bir doğruya ihtiyaç duymayabileceğimiz aklımıza yatmıyor. “Yüzlerce otopsi yaptım ama hiçbirinde ruha rastlamadım diyen rasyonalist tabip generale Rasputin sorar “peki hiç duygu ve hisse rastladın mı?” Demek ki burada da varlık mevzusunu bildiğimiz enerji kavramından ayırıp parçalamamız gerekiyor.

Varlık eğer varlığı ile ilgili bir iddiada bulunacaksa ancak algılanmaya tabidir. İnsanoğlunda göz ve görme duyusu olmasaydı yine de her şeyin bir anlamı olurdu ama renkler hariç. Sahip olmadığımız duyu organlarıyla algılamadığımız şeyleri zaten tartışmıyor, tartışamıyoruz. Kim bilir sahip olmadığımız duyu organlarının eksikliği ile ne zevklerden mahrum ve ne acılardan müsterihiz, hem hayıflanalım hem şükredelim mi? Yoksa bunu düşünüp de vakit kaybetmeyelim mi? Ben cennet ve cehennemi de böyle tahayyül ederdim, fazladan duyu organları ile keşfedilmeyi bekleyen fazladan zevkler ve ızdıraplar.. Mesela yunus balıklarının çenelerinin altındaki duyu organı (bir çeşit sonar vazifesi görüyor) bizlerde yok, eminim daha çok örnek vardır..

Şimdi varlığı enerjiden ayıralım işte, yani maddeden bağımsız kılalım zira bu bizim açıklayamadığımız hatta ne şekilde algıladığımızın bile farkında olmadığımız bir enerji…Rabbelalemin bilinmek istediğinde, bu tür bir varlık tartışması da sona ermeliydi zaten. Zira varlığın ne önemi ne hükmü ne de iddiası var.. Önemli olan iradeydi demek ki. Cesedine emanet gözüyle bakan insanoğlu ahirete inandığı ölçüde var olduğunun da farkında. Mevcut olan Allah dağıttığı iradeler tarafından tanınmak ve bilinmek istedi ve bu iradeleri izafi yarattı. İsyan eden de oldu itaat eden de.. Ve asıl önemlisi bunun faydası ve zararı da ancak yaratığadır. Eğer bu işte bir kar zarar varsa, cennet ve cehennem haksa, irade vardır, Allah’dan gayrıdır, Allah’ına gayrı olduğu için de muhtaçtır, O’nu arar durur ve umulur ki kavuşur. Onun yani iradenin varlığı cismani değildir çünkü açıklanabilen bir enerji değildir ve varlığı ancak var olanın içerisinde izafi olduğu gibi yokluğu da izafidir.
Allah’ın var ettiği kadar vardır, ve O dilerse yok olur, hiç olmamış gibi olur, ya da hiç olmaz.

Ya anılarla yaratılmış olsaydık diye düşünürdüm.
Bütün bunun aksini ispatlayan bilgiyi ve hikmeti bir kenara bırakarak,
“ya bütün evren, masamın üzerindeki eşimin hediye ettiği kum saati ve gözlüğümle 8 saniye önce 35 yıllık yaşanmışlık ile yaratılmış olsaydık” ne değişirdi?
Ya da daha ekstremini düşünelim: Ya denseydi ki “bu yaşadıklarınız bir prototipti şimdi gerçeğini tekrar yaşamak üzere yaratılıyorsunuz” Acaba bir kibrit çöpünü farklı bir yere mi koyardık?
Hiçbir önemi yok!

Benim âcizane kabul ettiğim husus:
İster yaratıcımda var olayım, isterse bazılarının dediği gibi var değilim bizzat tek varlığın kendisiyim.. Yapmak zorunda olduğunu hissedenlerin gerçekten yapmak zorunda olduğu bir seyri tamamlamak ve insan-ı kâmil olmak zorundayım. Ya bunu kaybolarak tamamlarım ve rotamın bir hükmü kalmaz, zira su akar yatağını bulur, ya da bunu akıl denilen şey ile hissederek zevkle tamamlarım, ikisi de gönülsüz olmaz.. Rabbelalemin hâşâ fesat değildir, zalim değildir, yarattığını başıboş bırakmış ve terk etmiş değildir, imtihan etmez de değildir ama bu imtihanı denemek için yapmaz, zira O olacağı bilir. Kul bilmez, ispat edilir. İmtihan kolaylıktır, kolaylığa kavuşmak için kısa yoldur, kaybetmek için değil bilakis kazanma fırsatıdır. Ayağı kaydı diyenlere bakmayın, ayağı kayan yolunu bulursa daha hızlı gider. Zira her şey belli bir hızla belirli bir yere akmaktayken akıbet tayin olmadan, ayağı da kaysa, yüksekten de düşse aynı evren tünelinde akmaya devam ediyor..

Hülasa, Rabb’in “Kendi varlığı içerisinde yarattığı cehennemde, kendi varlığının bir kısmını yakması ya da yakmayıp da affetmesi” değerli ise, vahdeti vücudun sınırlarının sadece bizim bildiğimiz enerji ile çizilmesi gerekir. Yaratılmışın hissettiği duyguların faili de Allah’sa eğer işler karışır, işte o zaman nefs kendini beraat ettirir gibime geliyor. İnsan Allah’ın şerefli kulu olarak ve de cüzi irade sahibi olarak yaratılmışsa eğer, kendini yaratanın her sıfatına da cüzi olarak sahip olabilmesi hem mümkündür hem de tabiidir. O zaman yaratıcılığı bile bundan ayrı tutmayız ve insan hayal dünyasında var eder durur, elbette ki bu var etme, yoktan değildir ancak taklittir. Aslında o ana kadar keşfedilmemiş olsa da “var olanı” yaratır (!), işte bu sebeple buna yaratma denmez, belki sıraya koyma denebilir. Fiilleri yaratan da o zaman Cenab-ı Allah olur, ve insanoğlu o fiilleri sıraya koyarak eylemleri görünür kılar, ki bu zuhurat da Allah’ın dilemesiyle veyahut mani olmamasıyla gerçekleşir. Burada yaratılmışın kendi iradesi iş görür ve bu fiillerin sonucunda ya maharetli bir kul ya da azgın bir günahkâr olur. Bu irade hususunu kendime ancak şu kaba örnekle izah edebiliyorum maalesef: Kişi ekmek yemekle şişmanlamaz, ancak ekmeği sindirmekle şişmanlar, ama yemenin doğal sonucu sindirmektir, kişi yememeyi seçebilir ama sindirmemeyi seçemez…Biz yine de ekmek sindirdim de şişmanladım demeyiz, ekmek yedim de şişmanladım deriz, halbuki şişmanlamak ancak sindirmenin ve yakmamanın doğal sonucu olabilir. Nefs irade ile kendi seçtiğinin sonucuna kendi katlanır ve bu durum diğer nefs ve iradeleri de etkiler, nefsi yaratan Allah, fiilleri yaratan Allah, nefse iradeyi teslim eden Allah, fiillere fail olma imkanını yaratan da Allah, işte o imkan da irade.. çok cüzi, Allah’ın dilemesine tabi.. Bu kadar yaratılmışlığın içerisinde sorgu yapmaktansa tefekkürle teslim olmak daha kolay, ama nefs her zaman zoru seçiyor.

Evet, her şeyin bir mantıklı açıklaması vardır. Aşkın, sevginin, öfkenin, küsmenin, kıskanmanın, iyilik ya da kötülük yapmanın, ayı ve denizi ikiye ayırabilmenin, bir taş parçasının deve yavrulayabilmesinin, bir peygamberin amcasıyken gözünün önündeki gerçeği inkar edebilip lanetlenmenin.. İnsanoğlu mantığıyla talip olduğu her açıklamaya sırayla kavuşacak elbette ve benim merak ettiğim husus bu açıklamaları zaten bilen bir Şeytan varken insanoğlu neye talip olduğunun farkında mı? Bilmek bu kadar mı önemli ya da insanoğlunun aslında bilgiye ulaşmaktan ziyade “umduğu” nedir?

Sunusi Fazıl ONAY

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !