Janus Meselesi Ve Art Niyet

 

Janus Meselesi Ve Art Niyet

 

Tefekkür etmek için alim olmaya gerek yok, zira tefekkür sadece alime değil her Müslüman kadın-erkeğe farz. Hem senin Rabbin demiyor mu “Bildiklerinle amel et, ben sana bilmediklerini de öğreteyim”. Hangi noktada tedrisatı kesip “tamam ben alim oldum, artık tefekküre geçeyim” diyeceksin?

 

Ancak hüsn-ü zan ve iyi niyetle, önyargısız, sadece anlamaya çalışmakla ve faydalanmaya uğraşmakla en sağlıklı tefekkürü yapabiliyoruz. Beyin fesat oldukça düşündüklerimiz de anca fitneye yarıyor.

 

Eğer maksat bir fikri tenkit etmekse, inanın tenkit edilemeyecek hiçbir fikir yoktur. Niyeti kötü adama “Allah rahimdir” dersen, o da sana “vay, sen Allah’ın Kahhar esmasını reddettin” diyebilir. Demek ki tefekkür ederken başkalarının ne gibi kontralarla salvo yapacaklarını düşünmek vakit kaybıdır. Bu konuda tedbir almak gereksizdir, en iyisi Hallaç gibi kadere razı olmak ve tefekkürü yaşamaktır; zaten tefekkürün amacı da budur, başkaları ne der diyerek tefekkür edilmez…

 

Merhum Ali Şeriati, “Allah gerçek bir janustur” diyerek Rabbini bir Roma putuna benzetmiş! Hayır, yanlış söyledik. Eğer Ali Şeriatı 1e 4 bir pankart yaptırıp üzerine bunu yazsaydı  “Rabbini bir Roma putuna benzetmiş” diyebilirdik. Ama böyle yapmamış da 2 ciltlik bir kitaptan cımbızla çekip bu cümleyi çıkarmış ve bu cümleyi başkaları pankart yapmış ve bu başkaları böylece Ali Şeriati’ye zındık diyebilme şansını kazanmışlar. Tebrik ederiz. Cennetten bir kişiyi daha eksilterek arazilerini genişletmişlerdir umarız.

 

Merhum Ali Şeriati ile itikadi büyük farklılıklarımız olduğu kanısında olmama rağmen, hiçbir müslümanın Rabbini puta benzetmeyeceğini bildiğimden mütevellit, Kur’an görmüş şeytan gibi kudurmadan, sakince “dur bakalım, bu adamcağız ne demek istemiş” diyebiliyorum. Tıpkı namaz kılmaktan dizleri aşınmış, ağlamaktan gözleri şişmiş bazı “ehli sünnet vel cemaat” diyalogcuları görünce “Ulan bunlar da Müslüman’la Yahudi’yi ve Hıristiyan’ı bir tutuyorlar” demediğim gibi. Hal böyle olunca ve dinleyince karşı tarafın fikirlerini anlıyorsunuz, katılmasanız bile sizde uyandırdığı başka tefekkür hallerinden ötürü minnettar olabiliyorsunuz. Ve maddi bir menfaat güdüsüyle tefekkür eden bir kimsenin aslında zındık da olmadığını, amacın da zındıklık olmadığını kavrayabiliyorsunuz. Ya anti tezinizle yanıldığını düşündüğünüz kişiye yardımcı oluyorsunuz ve tefekkür iki kişilik olarak büyüyor, ya da yolunuzu değiştiriyorsunuz, tabii bir ihtimal daha var o da ikna olmak..

 

Eskilerin zaviye dediği “Açı” meselesi çok önemli; bakış açısı! Ve bu açıları arttırmak..

Bir adamın iyi biri olup olmadığını evladına sorarak alacağın cevap hizmetçisine sorarak aldığın cevaptan farklı olabilir, müşterisine sorarak aldığın cevap ise bambaşka olabilir.

 

Meselemizin örneğindeki Janus kavramına bir göz atalım. Roma putudur. Demek ki 1e 4 açılan pankartla vardığımız kanı doğru, Rabbini puta benzeten kişi zındıktır. Peki işin metafor boyutu var mıdır, yoksa bu adam sırf zındıklık yapmak için mi putperest oluyor? Zira Rabbini puta benzetmekle kalmıyor o Rabb’e tapınmayı da sürdürüyor ve hala Müslüman olduğunu iddia ediyor! Sırf bu sebeple “bu adam ne diyor yahu!..” denmez mi?

 

En etnosentrik, en primitif, en bayağı yani ilkel dinde bile aslında kaynak Rahmanidir. Tabii ki bu benim tezim.. Din aynı zamanda bir ihtiyaçtır diye öğretildi bize, bunu referans alarak inanma, iman etme olgusunun içgüdüsel bir davranış olduğunu söylersek, bu halde sezileri insanda var eden Allah doğal olarak bizatihi bu ihtiyacın da kaynağıdır. Kalpler ancak onunla mutmain olur. İnsanoğlu atası Adem’den aldığı mirasla bu ilhama hizmet etmeye uğraşarak ruhlarını kandırmaya çalışır, yani genetiktir.

 

Rahmani bir duygunun şeytani bir hisse bürünmesi sadece dinde değil nefsi her arzuda yok mudur? cinselliği şehvete, açlığı iştaha, mütevaziliği kibire kaptırmamış mı insanoğlu.. Bidatler, kaynağı ve amacı kaybolmuş örfler adetler, gurur ve kavmiyetçilik, ya da mantık tapıcılığı dine saldırmış ve onu korumaktan aciz insanoğlu, peygamberler gönderilmek suretiyle kollanmış ama çoğu başaramamış ve hatta birçoğu helak edilmemiş midir?

 

Tefekkür her zaman doğru sonuç verebilseydi insanoğlunun Adam AS.’dan sonra bir peygambere ihtiyacı olmazdı. Hatta diyebilirsiniz ki, insanlar zamanla Rabb’lerini Januslara benzetmeseler zındık olmazlardı. Bu da bir tefekkür akabinde yetişmiş bir fikirdir. Ritüele bid’at sokmamak ve bu konuda en iyi niyetli çabayı bile reddetmek elzemdir diyebiliryoruz, bu yüzden bugün tesbih kullanmayı reddeden Müslümanlar da vardır.

 

Biz tekrar Janus’a dönelim.

 

Kelimenin kökeni şehir kapılarında duran bir tanrının ismi, geleni ve gideni gözleyen iki yüzü var, kapılar tanrısı veya eşikler tanrısı da denir. Tıpkı belediyelerin yol üzerinde bir tarafında hoş geldiniz diğer tarafında güle güle yazan takları gibi bir şey.

 

Metafor olarak zamanın da gözleyicisidir, ocak ayına January denmesi bu sebepledir. Yılın ilk ayı olması hasebiyle geçmiş yıla en yakındır ve gelecek yılın başıdır. Janus geçmişi ve geleceği görür ve bilir(miş).

 

Tiyatrodaki ağlayan ve gülen yüzlerin de ona ait olduğu söylenir.

 

Olasılıklardaki 1\2’nin her birini temsil eder. (örnek: bana piyango çıkma olasılığı nedir? Yüzde elli: ya çıkar ya çıkmaz! Benim ömrümde hiç piyango bileti almamamın konuyla bir alakası yok)

 

İkircikli her durum Janustur, birbirinin zıttı iki şeyi birden aynı anda barındırma durumu.

 

Filozoflar böyle durumlara Janus derken, durumun tespitini yaparlar, yoksa bir Roma tanrısından bahsetmezler. Tıpkı doktorların eczacıların günlük hayatta kullandıkları inhibe etmek terimini engellemek önlemek manası haricinde yok etmek anlamında kullanmaları gibi (zararını ve ya faydasını engellediği için olabilir).

 

Allah Azze ve Celle hem Rahman ve Rahim’dir yani merhametlidir hem de Kahhar’dır, cezalandırıcıdır, Muntakim intikam alıcıdır. Hem cennetin hem de cehennemin sahibidir. Amellerin yetişmediği ve yetişemeyeceği mutlak iken Gafur’u Rahim insanı alır cennetine koyar ya da cehennemine atar, yakar.. Hıristiyanların tanrısı gibi sadece bir sevgi Rabb’i değildir. Kendisine iman eden bazı kullarını sevmez bile.. Ya da Yahudilerin Rabb telakkisindeki gibi merhametsiz sadece katı bir adalet mekanizmasının sahibi de değildir. Affedecek vesileler arar tabiri caizse.. Asr suresinde insan hüsrandadır der, inanmayanlar hüsrandadır değil.. ve ekler Hakk’ı ve Sabr’ı tavsiye edenler dışında.. Yani iman eden değil, iman ettiğini nasihat eden (Müslüman’a, kendini Müslüman zannedene ve Müslüman olmayana).

 

İşte Ali Şeriati anlayabilecekler için Rabbin bu yönüne dikkat çeker. Bunu direk yapmaz, sahip olduğu kültürle metaforlar kullanır. Roma dinine atıfta bulunmaz, bu ilkel ve kaotik pagan dininde bir gerçeklik kırıntısı bir Adem mirası da aramaz, hem arasa da yeridir belki de. Eğer arasaydı da bir arkeolog gibi bir batıl dağın altındaki Hakk kalıntılarını bazılarının yüzüne çarpmayı istemiş olabilirdi ancak. Çünkü Allah birdir. Başka bir algıda, başka bir Allah yoktur. Yarattıklarının hayalinden münezzehtir, elbette kullarının hatalı inanışlarından ve eksik tesbihatlarından da münezzehtir. Tek din İslam’dır. Allah indinde başka bir din yoktur, geçmişte de hiç olmamıştır, gelecekte de var olmayacaktır. Bunu her kâmil Müslüman gibi Şeriati de bilir ve iman eder.

 

İslam tasavvufunun erken döneminde, hatta Sünni ekollerinin mevcudiyetinden çok daha önce sahip olduğu Mutezile geleneğiyle, İslam sahasının Roma ve Yunan mitolojisine, hatta Hint mitolojisine ve Budizm felsefesine nasıl bir cephe olduğunu biliyoruz. Agoralarda filozoflar arasında nasıl çarpışmaların yapıldığı, günümüzde Cengiz Han’ın yaktırdığı binlerce el yazması kitabın yokluğuna rağmen gayet iyi biliniyor. Düşman kültürlerin binlerce yıllık geçmişlerine rağmen daha bir asra bile ulaşmayan yaşıyla girdiği bütün bu fikri çarpışmaların hepsinden zaferle çıkan İslam’ın Mutezile ekolüne mensup bu âlimlerinin hiç yara almadıklarını, diğer filozoflardan hiç etkilenmediklerini söylemek elbette inandırıcı değil. Hatta düşünce dünyasındaki bu yaralar nedeniyle Sünni ekolün ortaya çıktığı ve özellikle kader gibi konularda kafası karıştığı iddia edilen Mutezile’nin sadece Şiiliğin tefekkür dünyasında bir ekol olarak kaldığı ifade edilir.  Tabi bu oldukça eksik ve subjektif bir tesbit oldu. Durum ise burada çok daha farklı:  Ali Şeriati Rabbini Jüpiter ya da Zeus’a benzetseydi ona zındık diyebilmek için mantıklı bir neden bulunabilirdi. Demek istediğim, amaç benzetmekse Janus iddialı bir aday değil. Benzetecek Janus’u bulmuşsa burada bir benzetme de söz konusu değildir zaten. Günümüzde, Allah C.C. “haşa” Ahuramazda ya da Nirvana’dır diyenlere daha hoşgörülü yaklaşılıyor, acaba burada hoşgörüsüzlüğün esas kaynağı Şeriati’nin şii bir fikir adamı oluşu mu?  Aslında kendisinin Şii dünyasında Ayetullah’lar tarafından tutulan ve sevilen popüler biri olmadığını da söyleyerek burada bazı kesimleri rahatlatabiliriz.

 

İşi bu noktaya getirip benim gibi cahillere bu yazıyı yazdıran amil de bazı ehli sünnet ilim adamlarının kibiri, enaniyetleri ve çekememezlikleridir. Ümmetin her birliğe yönelişinde bu adamların çıkıp sancak tutanlara karşı gösterdikleri insafsızlıkları ve müthiş kıskançlıkları, benim gibi çaresizleri delirtiyordur. Her fırsatta hilafet isteyip de çıkan adaylara çemkirmek riyanın dik alası; İslam dünyasının bu dağınıklığının baş müsebbibi de ne gavur ne münafık bizzat bu sözde büyük âlimlerdir. Bu feodal din anlayışının terakkiye ve de ittihada engel olduğu açıktır bu sebeple bu tür ifşaatın bilinçli yapıldığını ve münevverlerin önünün bu şekilde kesildiğini düşünüyorum. Allah bize acısın.. alim dediklerimizin şerrinden korusun.. amin

 

Fazıl Sunusi ONAY

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !