Önce bunu bilmek lazım.
Solculuk, içinde milyonlarca rejimi barındırabilen bir ideolojidir.
Bizler kısaca sosyal demokrasi yanlılarına solcu diyoruz.
Kamu teşebbüslerini adilce yönetme ve sınıf ayrımcılığını ortadan kaldırmak adına, solculuk aynı zamanda halkçılıktır. Bunun yanısıra bütün bu enstrümanları bir disiplin altında kontrol edebilmek için bir miktar da devletçi olmak zorundadır. Ama bunun ölçüsü de demokratlığındadır. Yani otoriter ve totaliter değil, faşist baskıcı hiç değil, jakoben asla değil, solculuk sadece SOSYAL DEMOKRAT bir kimliktir.
Dünyada bu tanım ışığında solcu olmayan zihniyetler ya anarşisttir ya da faşisttir; yani kontra ideolojiler solcu olmayanlarca böyle tanımlanır. Mesela, sapına kadar bireyselci olan bir kişi anarşist olarak damgalanabilir, ya da muhafazakar olanlar faşist olarak yaftalanabilir.
Türkiye'de ise solculara kontraları tarafından faşist denir.
Zira sol kendi evrensel kabul ettiği doğrulara faşizan bir tavırla sahip çıkar.
Örnek: Kendini solcu olarak tanımlayan İnönü üniversitesi rektörünün konuşması: "Değil %35'le %95'le bile gelseler bir şey ifade etmez, bu cumhuriyet bizimdir ve bizim kalacaktır" (seçilmiş hükümete söylüyor).
Diğer bir örnek, solcu olarak tanımlanan Cumhuriyet gazetesinden: "Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremedi". İşte bu kadar halktan kopuk elitist ve ironik bir zihniyet! Şaka değil bu manşet!
Bundan elli sene önce sarfedilen bir cümle ise ayrı bir ironidir. "Bu memleketi Hasa Hüso'mu idare edecek" İşte bu da 1946'daki CHP'nin kendi elitlerine DP hakkındaki serzenişiydi. Bu da Türk solunun halkı nasıl cahil bir serseri olarak gördüğünün kanıtıdır.
Bugün de Türk solcuları yeni bir öneri getirerek solculuk ile aristokrasiyi birbirine karıştırıyorlar:
"okuma yazma bilmeyenlerin oyu bir oy sayılsın, ilköğrenim mezunlarınınki iki, liselilerin üç, üniversitelilerin dört, yüksek lisans ve sonrasının oyu ise beş oy değerinde olsun"
Tamam bu bir fikirdir. Belki de doğrudur.. Ama bu aristokrasidir. Solculukla bir alakası yoktur. Cebinde okumaya hatta geçimini sağlamaya yetecek parası olmayan adamın dünya görüşü önemli değildir ve ülke yönetiminde söz sahibi olması da gerçekten anlamsızdır belki (!)
Dönemin CHP'li Ankara valisi Nevzat Tandoğan'ın şu sözü ne kadar aydınlatıcıdır: "Eğer memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz" işte olaylara ve halka bakan gözlük Türk solunda budur.
CHP, kuruluş amacının aksine 80 yıldır Türk solunu temsil ediyor sözde; ama Ata'nın partiden ayrılmasıyla önce devlet partisi oldu ardından adı hep cuntalarla anıldı, her zaman halka karşıydı, kılığı, kıyafeti, dili, inancı, kültürü hep battı parti elitlerine, bu yüzden CHP'liler, CHP'nin politikalarına bakıp bir seçim sloganı hediye etmiştir kendilerine hem de inanarak: "HALKA RAĞMEN HALK İÇİN"
Bugünkü iktidar partisi ise muhafazakar yapısıyla kendini sağcı olarak hissettiriyor, ama yaptığı uygulamalar tam bir sosyal demokrat parti havasında. Sosyal güvenlik yasalarında kamu yararına yapılan köklü değişiklikler, cumhuriyet tarihinde ilk kez nema dağıtımları hep bu hükümet devrinde gözüken olaylardan bazıları ama özelleştirmeye verilen önem ise solcu ekonomik politikaların aksinde bir görüntü sergiliyor.
Gerçekte bu kavramlar insan yararı doğrultusunda sürekli değişen ve gelişen kavramlar olup çıktılar ve sabit kalamadılar.
Dünya, geçmişte nasyonel sosyalizm adı altında faşist bir sosyalizm yapılanmasına tanık oldu. Çin'deki Maocu sosyalizm ise okullara düşmandı adeta. Köylünün ve çifçinin okuması sadece kafa karışıklığına yol açar diye düşünüp temel eğitimin ardından okumaya devam etmeyi oldukça zorlaştırıyorlar ve insanlara sadece komünist sisteme bağlılığı öğretiyorlardı. Daha sonra saksafonu emperyalist bir müzik aracı olarak görüp ülkede yasaklayan bir Castro sosyalizmine tanık olduk Küba'da. Hızlı bir kamulaştırma ile ülkeyi ekonomik olarak devletin tekeline sokan bir sosyalizm anlayışıydı bu ve her sosyalist rejim gibi bu rejim de muhaliflerini sustururken uyguladığı metodlar yüzünden faşist olarak anıldı. Kaddafinin yeşil sosyalizmine de hep beraber şaştık. Ve şu muhteşem sözü hatırladık: "Kaç tane sosyalist varsa o kadar sosyalizm vardır".
Sonuçta özgürlük demek olan sosyalizmin ne kadar baskıcı olmak zorunda kaldığına şahit olmuş olduk.
Bunun yanında, çeşitli ülkelerdeki sol partiler, bizlere sosyal demokrasinin olması gereken yeri de gösterdiler.
Mesela, Finlandiya'da meslek sınıflarının olmaması bir statü karmaşıklığına yol açmıyordu. Bütün iskandinavyada sosyal bilinç bu düzeyde idi. Bir üniversite profesörü ve bedeniyle çalışan bir işçi toplumun her kademesinde eşit oluyorlar ve birbirlerine kompleksle bakmıyorlardı. Bunun tam aksini İngiltere yüksek sosyetesini oluşturan ateist aristokrat sosyalistlerde gördük. Onlar, sınıflarını olanca güçleri savunurken sosyalist olduklarını iddia edebiliyorlardı.
Tıpkı günümüzün Türkiye solcuları gibi.
Fransa'nın hemen hemen 2 ay hüküm süren jakoben terör rejiminin satınalınamaz ihtilalcisi Robespierre bütün dinlere açık savaş ilan etmişti. Bunu da Türkiye'de uygulamaya kalktılar ve Türk solu en azından protestan bir müslümanlık icad etmeye kalktı (zira robespierre bile toplumun bir inancı olması gerektiğini söylüyordu) ama bu aşı da tutmadı ve proje şimdilik rafa kalktı. Ama Türk solcuları halkın dinine olan düşmanlıklarını gizliden gizliye sürdürmeye devam ettiler.
Aslında belki de böyle olmalıydı. zira Kur'an'da var olan ayetlerin her birine iman edebiliyor olmak bir süre sonra sizi sistem düşmanlığına itebiliyordu. Zira İslam sadece namaz kılmak ve oruç tutmak değildi. Toplumsal emirleri ve sosyal sorumluluk yükleme özellikleri de vardır. Bu, aynı zamanda Kur'an'ın kanun koyuculuk yönünden kaynaklanıyordı.
Bu şekilde, İslam, bazı yönleriyle solcu bir din olmasına rağmen, türkiye solcuları ile anlaşamadı. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Türkiye solcularının LAİKLİK fikrini anlamıyor ve dini her zaman kontrollerinde tutmak istiyor oluşlarından kaynaklanıyordu. İslam ise kontrolden uzak ayrı bir kontrol sistemiydi.
Sonuçta kendini müslüman zanneden ve aynı zamanda "kahrolsun şeriat" diyerek kendi dinlerine hakaret eden cahiller türediler. Zira şeriat sistem demekti. Bu sistem müslüman olan insanın dünya görüşünü düzenleyen Kur'an'dan başkası değildi. Yani hem Kahrolsun Kur'an diyeceksiniz hem de müslüman olduğunuzu iddia edebileceksiniz. Bu, sürekli şarap içip sarhoş olmak istemeyen adamın durumuna benziyor.
Kısaca Türk solu dünya solunun hiçbir tarafında değildir.
Kendi koyduğu kuralları bile tanımayan, anlamayan oldukça karmaşık ve girift bir yapısı vardır. Bu durum onun jakobenliğinden kaynaklanır. Bu jakobenliğin bir sonucu olarak, prizmatik bir kitleye hitap ettiğini düşünse de aksine tek tip bir insan modelini benimser ve kendine örnek olarak seçer. Bunu kemalist olarak adlandırır ve dünya solunun kabul etmeyeceği ölçüde milliyetçi ve devletçidir. "Halka rağmen"dir, halk için olduğunu varsayar, fakat aslında sevdiği, benimsediği, korumak istediği ve sürdürmek zorunda olduğu tek şey SİSTEM'dir.
Biraz daha ileri giderek şunu da söyleyebiliriz, Türk solu sistemi korumak için, ulusun ve vatanın varlığını bile riske atar. Yeterki dini olarak kabul ettiği sistem bir şekilde sürsün. İlla bağımsız bir devlet ve ulusa ihtiyaç yoktur aslında, gerektiğinde bunu diasporada sürdürmeyi de göze alırlar. Tıpkı İttihat ve Terakki'nin Fransa'da yaptığı gibi... Düşman olarak gördüğü sisteme karşı dost edinemeyeceği kimse yoktur.
İşte bizler, bu yüzden, kendimizi dünyaya bakınca solcu olarak adlandırsak da, Türk solunun vatanhaini olduğunu düşünüyor ve Türk solunu temsil ettiğini söyleyen her gruba -makro olarak olmasa da, bilinçlilerine ve sistem koruyucularına- bu gözle bakıyoruz.
Sunusi fazıl ONAY
BOSTANCI 99'ers