S:N:S:Y // CİDDİYET günlük siyasi gazete

20/5/2009 - Kızım Geldi

Kategori: aktuel

Kızım Geldi

 

17 Mart 2009 saat 02:00 doğumhanenin kapısındaydım, ötesinde kalmam gereken kalın kırmızı çizginin tam üzerinde, Bütün duyu organlarım kulak olmuş, her azamla işitmeye çalışıyorum kapının arkasını..

 

Ve kızımın kendi lisanı ile selam verişini duyuyorum dünyaya..

O sesi işittikten sonra ne kulaklarım eski kulaklarım ne de ben eski benim..

Bir elektrik geçiyor üzerimden, iliklerime kadar titriyorum, baba olmuşum..

 

Annesinin karnındayken her gece elimi koyarak uyurdum arayarak bulduğum şişkinliğe..

Bu ayinin bitmiş olması ürkütüyor beni tatlı tatlı.. artık kızım elimin altında değil, üzerinde..

 

16 Mart'ta gülerek gittik hastaneye, kontrole.. Doktor şaşırdı ve “yatırıyoruz, doğumhaneyi hazırlayın” dedi. Odamıza çıktık eşimdeki gerilim ve heyecanı hissettiğimden onu sakinleştirmek adına “Dünyada her canlı her saniye doğum yapıyor, kedilerin parası olsa onlar da hastaneye gelirlerdi.. gayet normal bir durum, heyecanlanacak birşey yok” diye saçmaladığımı hatırlıyorum.

 

Aslında kendim bile dediklerimi duymuyordum sanki..

 

Doğum sancıları çeken eşimi teselli edecek sözler arıyordum ve söylediğim her söz beni sinirlendiriyordu “şurada yatan ben olsaydım bu konuşanı odadan atardım” diye düşünüyor ve eşimin sabrına hayran kalıyordum..

 

Ben nefes al, nefes ver dedikçe sevgilim gözlerime bakıyor ve elinden geleni yapıyordu “sana konuşmak kolay” demiyordu, buna bile hayret ediyordum..

 

Bebeğimizi ilk gördüğümde “ne kadar da gri” diye düşündüğümü hatırlıyorum.. Çok bebek görmüştüm ama bu gördüğüm en küçük bebekti, 3 hafta erken doğduğu için..

 

Eşim çok yorgun, çok rahat ve çok güzeldi, doğumdan hemen sonra bebeğimizi kucağına almış ve emzirmişti. Yüzünde müthiş bir yorgunluk ve müthiş bir tebessüm vardı. Herşey doktora ve bana göre güzellikle çok çabuk olup bitmişti.. Bir de anneye sormak lazımdı tabi..

 

Bebeğimiz yıkandıktan sonra odamıza geldi, küçücük kafası ve kocaman gözleri, kıpkırmızı dudakları ve ince parmakları.. Herşeyiyle inanılmaz bir şekilde annesine benziyordu.. Şahitlerin kararına göre ağız anne, burun baba, gözler anne, kaş ve kulaklar baba..

 

Benim savaşçı bebeğim, en minik aşkım, çatık kaşlı ve çok ciddi bir hanımefendiydi. Eve geldikten sonra sarılık tesbit ettik.13'ün üzerini hastaneye alıyorlardı değeri 15 çıkmıştı, ama bir günde değeri 7'ye düşmüş ve bebeğimizi hastaneye geri götürmemiştik.

 

Şimdi 21 günlük..

avuçlarıma alıyorum ve sesleniyorum, sadece uyurken gülümsüyor aşkım. Gözleri açıksa kaşlar çatık ve gözleri sola bakıyor, bazen bana bakıyor ama henüz net olarak görmediğini biliyorum. Olsun, sesimi tanıdığını biliyorum 8 buçuk ay konuşup tanışmıştık zaten..

 

İsmine karar verememiştik bir türlü, Fatıma Rümeysa kalmıştı elimizde en son.. Efendi'den aldığım teşvikle annesinin ismi Berrin olması hasebiyle, yakın olsun diye, Fatıma Berra dedik..

 

Babam okudu ezanı, kamedi ve ismini,

Ve babam Fatıma Berra diye kulağına ilk seslendiğinde inanılmaz bir tebessümle odadakileri şok etti bebeğimiz.

 

Umarım tebessümün baki olur Fatıma Berra, umarım bu dünyayı kolaylıkla atlatıp ana vatana salihalardan olarak göçeder anne ve babana şefaat edersin..

 

İnsan ölmeye doğarken başlar..

 

Kızım, inşallah şehid olursun..

 

 

***

 

Bu arada “babalığın” sadece bir titr olduğunu öğrendim. Anneliğin milyonda biri etmezmiş. Özellikle ellerin kolların bağlı hiçbirşey yapamadan beklerken..

 

Sadece doğurmayı kastetmiyorum.. Uyku uyumadan 2 saatte bir (bazen yarım saatte bir) emzirmek, altını değiştirmek, gazını çıkarmak.. Hadi emzirme hariç hepsini yaptım diyelim, benim obur aşkım annesinin canını öyle bir yakıyor ki emerken, “bir saat sonra bu anne bu bebeği nasıl emzirir?” Diye hayret ediyorum..

 

Canım kızım seni Mevla'nın bir emaneti olarak aldık, kabul ettik, nefsimizden çok daha fazla sevdik, hayatın manalarından biri oldun bizim için ama, seni kimse annenden fazla sevemez, bunu anladım, yarışmıyorum..

“En çok anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun?” diye sorsa bir münasebetsiz, tereddütsüz “annemi” de kızım.. O, senin sevgini layıkıyla hakediyor, ve sen onu hiçbir zaman hakettiği kadar sevemeyeceksin.

 

İşin kötüsü, bu en minik aşkımı avuçlarıma alıp, çatık kaşlarıyla göz göze gelmeye çalışırken aklıma hep şu geliyor:

“İşte biz de bu kadar sevildik”

Bu sevginin karşılığını ne kadar vermeye çalıştık?

 

 

Not: Tabi, kızımıza lakap koymayı unutmadık, annesine "atletico madrid" diyordum, kızıma da "sporting lizbon" dedim, fakat gerçek lakabı POTOSO (S'nin üzerinde inceltme işareti var)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2009 - Doğuma Doğru

Kategori: aktuel
Yeni bir insan geliyor dünyaya.

Eğer rızkı varsa, 1 ay sonra geliyor almaya. Rabbi onun için bir barınak ve konfor oluşturdu, anne ve baba tayin etti.

Babası olarak bu fakir seçilmiş, annesi olarak da sevgili hanımım..

1 ay sonra tanışacağız ama bilmiyorum belki Rabbi ona bizi tanıştırmıştır önceden: "Rızkını şu kullarımın aracılığıyla yolladım, endişeden uzak ye iç" diyerek.

Sırası gelmiş, yine bir ruh daha beden buluyor..
Kalu Bela'da aynı anda yaratılmış olan akranlarız, bedeni bilmem kaç milyarlık elementlerden oluşuyor, aynı yaştayız ruhen ve aynı yaştayız evrenle maddeten ama bizler eskiyiz bebek yeni..
Biz annesi ve babası olarak tayin edilmişiz, o çocuk.

Rabbi, bu eksi kulunun yeni bedenini yarattıktan sonra bir aşk ilham etti bizim kalbimize..
Daha doğmadan sevdik yavrumuzu..
"Bu sevgiyle bakın, besleyin, büyütün emanetimi, canınızdan aziz bilip öyle koruyun" dedi Rabbül alemin.
İşittik ve itaat ettik; bizleri de böyle sevdirip korutmuştu..

"Belli bir zamana kadar ona öğretin, Ben'i ve Habib'imi anlatın ona" diye buyurdu.

***
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk..
***

Canımız başımız üstüne;
Emaneti aldık ve kabul ettik, sorumlu tutulmaya talip olduk;
Rezzak ism-i şerifine bir tezahür de biz olmayı diledik..

Ey merhametlilerin en merhametlisi,
Bize, sana dönünceye kadar bu gurbette iyilikler ihsan et.. Ve daha sonra da..
Birbirinden habersiz bu üç ruhu aile yapan kudretinle bizi kolla, gözet ve sırat-ı müstakim'e ilet.
Nefsimizle olan mücadelemizde ruhlarımızı muzaffer kıl.

Şüphesiz ki bizler çok ağır bir yükle yüklendik, Sen'in yardımın olmazsa bu yük bizim mahvımıza bir sebeptir. Haddini aşan kullar olmaktan sana sığınırız.

Sözlerimiz riya ya da yalan değil ve bizlere de yalan söylenmedi..
Mevlamız,
Sen sevilmeye tek layık olansın ve bütün sevgiler sana duyulan tek bir sevgiden ilhamdır.

Bizleri yavrumuza olan sevgimizle imtihan etme..
Bizleri sevgimizle imtihan etme..

Sevgi, senin sevgindir,
Senin mahlukunu sevmendir..
Bizleri kalbimizdeki sevgimizle imtihan etme..
Senin sevmediğini al kalbimizden, bizleri islah etme..
Bizlere nurunla hidayet ver..

Ey merhametlilerin en merhametlisi..
Bizlere ve sevdiklerimize iki cihanda da merhamet et..

AMİN
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/2/2009 - Terörizmin Hindistan'da Verdiği Önemli Mesaj

Kategori: aktuel

Terörizmin kanlı yüzüne bir kez daha tanıklık ettik. Hindistan'da yüzlerce insan öldürüldü ve yaralandı. Türkiye'deki Amerikan konsolosluğunda gerçekleşen terör eylemiyle Hindistan'daki bu eylem arasında korkutucu bir benzerlik dikkatimizi çekiyor. İki eylemin de uygulanış stratejisi artık terörizmin daha bilinçli yapıldığının bir göstergesi.

Çöp tenekesine konulan bombalar ya da bomba yüklü araçlar, hatta canlı bombalar da değil mesele, terörizmin bu aktörleri sinsice bomba bırakıp kaçmıyorlar artık. Hep beraber izliyoruz, beyinleri uyuşturulmuş bir şekilde üzerine bomba giyen terörist yerine bilinci son derece açık, cephanelik gibi adamlar (ya da çocuklar!), soru sorarak, adam gözeterek ateş açıyorlar ve yüzlerce kişinin canına dokunabiliyorlar.

İstanbul'da da böyle olmuştu. Nispeten daha yaşlı teröristler ateş açarak konsolosluğa olabildiği kadar zarar vermek istemişler ve ne hikmetse tek Amerikalının kılına zarar gelmeden eylem sona erdirilmişti. Belki de eylemin amacı buydu, amerikan varlığından hoşnut olan Türklere zarar vermek! Bu sayede Türk halkına “niye bu adamlar yüzünden biz ölüyoruz?” sorusunu sordurmayı da amaçlamış olabilirler. Sonuçta bu eylem bomba yüklü bir araçla daha ucuza yapılabilirdi, hatta verilen zaiyat da artırılabilirdi, ama burada bir çatışma görüntüsü vermek “bombanın sinsiliğinden” çok teröristin azmi ve sözde cesaretini kamuoyunun bilinçaltına bir sempati ile sokma konusunda daha etkili olurdu. Demek ki burada asıl hedef Amerikan konsolosluğu değil, olası bir ABD-X savaşında da lazım olabilecek kamuoyundaki amerika sempatisiydi.

Hindistan'da niye böyle bir eylem yapıldı peki?

Bu sorunun cevabını Aden körfezinde arayalım!Nato bile bölgedeki mevcut kuvvetleri ile Aden körfezindeki korsanlara müdahale edemezken (!) Hint donanmasının korsan gemilerine ateş açarak birini batırmaları (yanlışlıkla bir de korsanların hedefi olan yük gemisini batırmışlardı) ve hatta birkaç korsanı esir almaları bu terörist eylemin bir nedeni olabilir mi?

Hindistan nispeten bağımsız bir ülke (Pakistan'a göre). Pakistan İngiltere'nin ve ABD'nin emirlerinden çıkamaz, Hindistan ise NATO'nun karışma dediği bir işe karışabilir. Eğer durum böyleyse Hindistan'ın bir bedel ödemesi gerekirdi.

Somalili korsanlar gemi başına 30 milyon dolar para alabiliyorlarsa, muhtemelen daha ilk başarılı operasyondan sonra eylemlerini bitirip villalarının havuzunda kokteyllerini yudumlamaları gerekirken, işi daha da büyütmeleri, bu işin basit bir korsanlıktan çok bir savaşa kalkışacak gücün yapacağı hazırlığa benzediğini düşünmemek elde değil. Korsanların limanları var ama bilmiyoruz rafinerileri var mı, zira ellerinde ağzına kadar petrol dolu dünyanın en büyük tankeri var. Hatta silah yüklü bir ukrayna gemisi ile hurda demir yüklü diğer gemilerle de bir çok proje gerçekleştirilebilir, e paraları da var zaten..

Peki NATO ya da Hindistan'dan başka bir güç niye müdahale etmez bu işe? Korsanlardan (uluslararası teröristler diyelim) korktukları için mi?

Yoksa İngiltere başbakanı Gordon Brown'ın tarihini de verdiği büyük terörist saldırısının gerçekleşmesini mi bekliyorlar. Bu saldırı olasılığını Avusturalya başbakanı ve en son Obama da dile getirmişti.

Birbirleri ile ilintili olan bu terörsit faaliyetleri en sonunda mutlaka bir çıkara hizmet ediyor, orası kesin. Bu çıkarın ölen 2 milyondan fazla Iraklının ya da Afganlının olmadığı da kesin!

Son açıklanan CIA raporlarına göre refah seviyesi batıdan doğuya kayıyor, 18.yüzyılda sömürülerek medeni batıyı ortaya çıkaran doğu artık sömürülmek istemiyor. Global kriz artık kağıttan para kazanma devrinin de sona ermek üzere olduğunu işaret ediyor. Yeni sömürgeler da bulamayacaklarına göre doğunun eski kaos günlerine dönmesi batı için şart. Yoksa medeni batı sadece işsizlerine her ay milyarlarca avro nasıl ödeyebilir. 

Bakın Afrikaya.. Her 100 çalışanı çalışmayan 1 batılının işsizlik sigortasını ödüyor.

Zamanında öyle bir tokat yemiş ki batıdan, bir daha düzelebilmesi için yeni bir Nuh tufanı gerekir.

Ve bu tufanın küçüğü doğuda görülürse batı tekrar kurtulur.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/11/2008 - uyuan ideoloji

Kategori: aktuel

Ben bir uyuyan ideoloji taraftarıyım. Kavgalı olduğum kişiler bu ülkede yaşamıyorlar. Bu ülkede benimle kavgalı olduğunu zannedenlere ise sadece sitemim var.

Benim ideolojimin ideologları bu dünyada yaşamıyorlar çoğu zaman.. Yaşayanları ise ideolog olduklarının farkında değiller.

Ben milyonlarca idealistinden biriyim bu ideolojinin. Öyle ki, ne ben diğer idealistlerini tanırım, ne de onların benden haberleri var.

Bana takılan etiketler yük olur bana, söker atarım.. Kimlik icad ederler, kalıbımı çıkarmak isterler, sığmam kırarım.

Mehmet Akif'in Asımıyım ben, Necip Fazıl'ın sürünen Sakaryası, Osman Yüksel'in serden geçen öfkesiyim..
Ziya Paşa'nın dizinin dibine çömelmiş nasihatlerini dinleyenim..
En kaprisli aşkların maşukuyum belki Nihal Atsız'ın betimlediği..
Arif Nihat bana yazar, Yavuz Bülent bana anlatır..
Ve beni Fethullah Gülen ağlatır..

Hasan el Benna özlemiş beni, Muhammed İkbal çok dargın bana, Elçibey'in son nefesinde hasretindeydim, İzzetbegoviç'in umudundaydım

B en Dudayev'in uzak yeğeniydim bir zamanlar ve Ahmed Yasin'in çaresizce çağırdığı oldum Gazze'de..

Ben şimdi söyleyeyim size kim olduğumu:

“Yaşımızı hatırlamayacak kadar yaşlıyız..
Çok eski ve tanıdık bir sonbahar gecesi,
Dondurucu rüzgarda birbirini takip ederek yürümeye çalışan
Vahşi atların binicileriyiz..
Kurutulmuş etin ve soğuk soğuk terleyen atlarımızın kokusunun mest ettiği kurtların gözleri uzaklardan parlıyor üzerimize..
Ay daha ikiye ayrılmamış..

Bozkır masmavi uzanıyor altımızda..
Atalarımızı tanıyan ulu ağaçların başladığı yerden parlayan kayalara kadar..
Belli belirsiz bir ateş güreşiyor rüzgarla, beyaz atın huysuzlandığı yerde..
Bir kam yasak marşlar çalıyor kopuzuyla, yere nal izleri çiziyor..

Çok değil, bir kaç asır sonra, bir kaç atlı geçecek buradan, biz değiliz hiçbiri..
Sarayda bir ihtilal yapılacak ve Serenge'ye akacak kanlar..
Tutsak doğmamış olanlar hikayeler anlatacak, dinleyenler ümitlenecek.
Gülmeyi unutmuşlar hüzünlenecek yine..

Bir kaç asır sonra terkimizde bir kitap olacak, kulaklarımızda eski hikayeler..
Şadlar teginler secde edecekler güney batıya..

Bir akşam üzeri Tuğ kaldırılacak kızıl güneşe doğru..
Millet ata binecek, yeni yurtlara..

Kıldan çizmeleri ile dağlar aşacak, kumsallarda gezecekler..
Aynı soydan olmadıklarıyla, aynı dili konuşmadıklarıyla anda olacaklar..
Küstah bir haç kırılacak sinelerinde..

Milyonlarca beden dolusu kanla bir baştan bir başa yıkayıp temizleyecekler yurt dedikleri toprağı.. çoğalacaklar, dağılacaklar, düşecekler, kalkacaklar..

Ve bir nikahla başlayacak yeniden serüven..
Kayı boyunun yiğidi nam salacak asırlara..
Diller, dinler, ırklar kardeş olacaklar bir bayrağın altında..
Devlet-i Ali denecek adına, büyük devlet..
Barış için savaşanların ordusunda ölmek için öldüren, mazlumların en zalimi..
O gün haklılar en güçlü olacak.. ve arsızlar ezik..

İmparator denilecek hakan dedene..
Ve sen bu gururla yaşayacaksın.. ölene kadar.

Şimdi bizim şu yürüyüşümüzü hatırla..
Acı bir narayla indik Tanrı Dağından
Amacını arayan bahadırlar olarak, ve ilk iş Fatiha'yı öğrendik..
Çok değil asırlar sonra..”


Tanıyorsunuz Değil mi?
Adım Türk soyum İslam..
Fatih'i Yavuz'u şan olmuş bana. Sultanıma kızıl demiş köpekler, Mustafa Kemal'le dirilmişim, kalkmışım çöktüğüm yerden, yedi düvel hala inmemiş sırtımdan..

Ben uyuyan ideolojimin yılmaz, yalnız ve ümitvar mensubuyum..
Varsın TURANCI yazsınlar etiketime bana ne, bu da en çok Nazım Hikmet'i kızdırır..

Önümde Yunus Emre, üzerimde Mevlana
Cebimde samimi pişmanlığı Enver Paşa'nın
Kalbime sığmış Yezdan, Mustafa Kemal aklımda
Eşiğindeyim şimdi uyanıklığın..

Sunusi Fazıl ONAY

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/8/2008 - Vay, Ben Neler Gördüm!..

Kategori: aktuel
 Vay, ben neler Gördüm!..

 

Yaşım 32, yani pek yaşlı sayılmam, hele tecrübe aktaracak kadar hiç.. Ama zaman öylesine hızlı akıyor ki benim yaşımdaki adam bile yaşıtlarına ya da kendinden küçüklere bazı şeyleri hatırlatma ihtiyacını hissedebiliyor.

 

 Bizler kartuşlu ototeyp yıllarında doğduk ve walkman'in saltanatının en şaşaalı dönemine rast geldik. Henüz dijital devrim olmadığından ne bilgisayar ne cd bilmezdik (video oyunları hariç) dolayısıyla mp3 yerine kasetlerle idare ederdik. Gamewatch oynayıp, 90lık kasetleri sevdiğimiz şarkılarla doldururken özel radyolarla ve televizyonlarla tanıştık.

 

Evet, haftanın bir günü yerli film, öbür gün western izleyebilmek için tv başında beklerdik, ama kalite vardı. Yeni kanallar açılınca önce hudutsuz bir çıplaklıkla tanıştık, gece jimnastikleri, kırmızı noktalar, striptiz şovları derken, gece televizyon izlemek isteyen adama sapık muamelesi yapılmaya başlandı. Sonra tartışma programları ve reality showlarla tanıştık, kişilerin kişilere ağızlarının paylarını dağıtma azimlerine şaşırdık.

Sonra lisans parası ödemek istemeyen, reklam alıp vergiden yırtmaya çalışan radyo kanallarının milleti kışkırtıp yaptırdığı “radyoma dokunma” eylemlerini gördük, arabalarımıza siyah kurdelalar bağladık.  O zamanlar Türkçenin acımasızca katledildiği yıllardı ama kimse türkçemiz için siyah kurdela bağlamadı.  
 

Hayatımızda bilgisayar vardı ama “kısmen”, yani “tamamen” değildi henüz. Koca siyah disketlerle ve sonra küçük renkli disketlerle tanıştık. Şimdiki gençlerin bazıları “floppy disk drive” bile görmemiştir. Mp3 olmadığı için şarkıları radyolardan araklardık ve radyolar da şarkının ortasına zbam diye “filan efem” cingılını sokuverirlerdi. Hangi djler mi? Tabii ki Serdar Ortaç, Gökhan Özen falan..

 

Ve internet geldi..

Hemen ardından cep telefonu..

Önce sim kartlar ufaldı, sonra internet aboneliği adsl'e döndü.. 1 aylık sınırsız internet saçmalıkları ve şifre bulma dertleri sona erdi.

 

Öyleki şu anda  isviçre gibi medeni bir ülkede wireless hizmetini mumla ararken, Türkiye'de otellerde ve kafelerde bu iş promosyona döndü ve bedava verilmeye başlandı.

 

Tek yok olan walkmanler, 500 gramlık cep telefonları, 5 çeyreklik disketler, teleks makinesi, taşınamaz araç telefonları değildi tabi.. Yollarımızın konforlu gemileri ağır topları dolmuşlar, impalalar, chevyler, buickler bir anda ford transite dönüşüverdiler. Ha bu arada bizim yarım kiloluk cep telefonları mesaj atamıyordu hatta arayan numarayı göstermesi için operatöre ekstra para ödüyorduk..

 

Bizler İstanbul'u köprüsüz görmedik ama, boğaziçinin kamyonlara yasak olmadığı zamanları gördük. Şimdilerde yetmeyen ikinci köprünün yapılışını protesto eden andavalları da gördük. Şu an tüp geçit inşaatı da tamamlanmak üzere.. tabii bu arada anadolu yakasında bir havaalanının varlığına da alıştık.

 

Bayramlarda gazete çıkarılmasına da alıştık, gazete sahiplerinin birbirleriyle manşetlerden kavga etmelerine de.. Hatta bizim zamanımızda bir Cem Uzan vardı ki sormayın.. Kanalının ana haber bülteninde yaptıkları yüzünden kaç kere tv kumandası kırmıştım, gazete çıkarmaya kalktı ve adını bize sordu.. Ben ŞANTAJ olsun dedim ama STAR yaptılar..

 

 Cumhuriyet gazetesinin Zaman gazetesi ile yarışmaya çalıştığı yıllardı, Zaman Cumhuriyeti 10'a katlayınca Cumhuriyet yarıştan çekildi. O yıllar, Hürriyet ve Milliyet'in şerefi vardı. Zira yalan haberlerini suratlarına çarpacak başka bir gazete yoktu, sonra islamcı diye aşağılanan gazeteler geldiler ve laikçi medyanın itibarını ayaklar altına alıverdiler. Hergün çarşaf çarşaf yalanlarını yüzlerine vurdular ve laikçiler de artık spor gazetesi çıkarmaya karar verdiler!

 

Tansu Çiller'in Mesut Yılmaz'ı Kanal6'da canlı yayında rezil edişine tanık olduk. Sonra ikisinin birbirlerini yüce divanda aklamalarına, bosna ve çeçen savaşı dikkatlerimizi topluyor anavatan ve doğruyol ülkeyi soyuyorlardı, shp/chp belediye hizmetlerini sadece belediye başkanın rant elde etmesi olarak görüyordu.

 

İstanbul'da suyun 2 gün üst üste akabileceğini bize Recep abi ispatladı (R.Tayyip ERDOĞAN). Sonra bir de baktık ki çöpler toplanmış.. Hatta sokakların yıkandığına ilk şahit oluşumu hatırlıyorum da... Sağa sola çiçek  ekmeler, üst geçitler, her sene yenilenmek zorunda olmayan kaldırımlar (Kadıköy hariç tabi, orası hala chpli).

 

Metro, doğalgaz, deniz otobüsü hepsi geldi bir anda, bütün hizmetler geldi ve Yalova gitti.. Yalova'nın istanbul'un bir ilçesi olduğuna inanamıyordum zaten!

 

İski skandalını gördük, zaten CHP'ye nişan oldu o skandal, Susurluk adı kazındı aklımıza o da Erbakan'ın nişanı oldu (fasa fiso diyordu ya). Askeri darbe olduğunda 4-5 yaşlarındaydım ama 28 Şubat'ı iyi gördüm. Bütün medyanın döneklerini, fırıldaklarını sahte demokratlarını çok iyi belledik. Fırıldak dedim de, DSP'de Kubilay diye bir milletvekili vardı 6 kez parti değiştiren.. Çiçek sulayan Kamer Genç vardı, milletvekili olmasa danıştay mı yargıtay mı ne onun başkanı olacakmış (Allah bizi korumuş!), 2 cümle kurmaktan aciz, militan, faşist, pişkin siyasetçi tipleri!..

 

O yıllar Süleyman Demirel'in henüz müslüman olduğu yıllardı, çünkü aktif siyasetteydi, bazı efendilerin, şeyhlerin gözlerinin nuruydu; ne zaman ki emekli oldu gerçek yüzü çıktı ortaya, ben de ağzımı doldura doldura hakaret ettim bizim süleymancı akrabalara, bazıları utandı bazıları ise tam süleymancı çıktı..

 

Babam'a saygım ve güvenim sonsuzdur ama itiraf edeyim ki yaşıtları ile hep alay ettim. “ulan bu kadar mı kandırılır insan” diye..

 

 Ve işte en önemlisi de burada:

32 yıllık kısa yaşamımda Türkiye'nin en büyük talihsizlikleri olan bazı siyasetçilerin tükenişlerine şahit oldum. Bir Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan artık yok (en azından kudretleri kalmadı), Türkeş ve Ecevit rahmetli oldular. Özal'ı ise ayrı bir kefeye koyuyorum.

 

Her bayram kaza haberleri süslerdi manşetleri, çok iyi hatırlıyorum; her sene teröre verdiğimizden daha fazla kurban verirdik trafiğe. Sonra Recep abi her tarafa duble yol yaptırdı ve kazalar manşetlerden indi. Demek bu kadar kolaymış diye bir kez daha hayıflandım babam yaşındakiler adına..

 

Eskiden trende, vapurda, otobüste sigara içilirdi. Önce televizyonlar sigarayı bıraktırıldı, sonra kamuya açık yerler temiz hava sahası ilan edildi. Recep abi, önce bir türlü islah edilemeyen, her atanan müdürün çiftliği haline gelen kitleri aldı kamunun üzerinden sonra da sigara dumanını.

 

Eskiden her haber bülteninde Kıbrıs'ı duyardık, sessiz sedasız o konu da halledildi, satıldı dediler yaygara kopardılar ama yerli yerinde duruyor hala.

 

Her gelen iktidar ağır sanayi hamlesi başlatırdı gümbür gümbür.. Bu sefer slogansız başladı her halde, hiç duymadık, bir sabah bir de baktık ki otomobil ihracatımız tarihimizde ilk defa ithalatı geçmiş, amerikaya araba satıyoruz, hatta kendi tankımızı helikopterimizi üretmeye başlamışız.

 

 Türkiye sporda da uluslararası başarılar kazanmaya başladı, önce Galatasaray UEFA ve Süper Kupa zaferleri derken, milli takım coşmuş.. halter ve güreşten sonra ilk defa atletizmde madalya sahibi olmuşuz. Voleybol ve basketbol başarılarımız da cabası. Kenan sofuoğlu motor üzerinde harikalar yaratıp Türkiye'nin adını duyuruyor dört bir yana, Türkiye'de F1 pisti rüya olmaktan çıkmış, olimpik stadımızda şampiyonlar ligi finali oynanıyor derken, Nuri Bilge Ceylan ödüller getiriyor güzel ve yalnız ülkesine sinema dalında.

 

Hazır sinemaya girmişken söyleyeyim, nedense bizler yeni jönlere kavuşamadık şu geçen yıllarda. Yılmaz Erdoğan sanat adına çok kaliteli muhteşem filmler yaptı, Cem Yılmaz absürd de olsa ilk defa adam gibi bir bilim kurgu filmi çekti, ama bir türlü salon adamı bulamadık Ediz Hun gibi Cüneyt Arkın gibi, Tarık Akan gibi. Bu işin siyaseten de kullanılabilinecek muazzam bir endüstri olduğunu keşfedemedik henüz Çinlilerin aksine.. Hero, kung-fu Hustle, Altın çiçeğin laneti gibi propaganda amaçlı yapılmış o muhteşem sanat eserleri gözlerimi okşarken hep bunu düşündüm, Çinli'de tarih ve malzeme var da bizde yok muydu sanki.

 

Bağdat caddesi tek yönlü olmuş, bilmem nereye Mc Donalds açılmış, Akbil ve hatta Metrobüs diye birşey icad edilmiş, MSN diye bir haberleşme sistemi MIRC'in yerini almış hatta bilgisayardan zıplayıp cep telefonuma girmiş, kredi kartı kullanmayan adam kalmamış, klimasız araba diye birşey de kalmamış.. gibi haberler artık ilgi çekmez bu zamanda.. Unutmadan "Tem" diye paralı bir otoyol açıldı ama "ogs" sayesinde otomatik geçiyoruz.. Artık teknolojik ilerlemeyi kanıksadık, tüplü televizyon devri kapandı neredeyse.

 

Sosyal hayatımızdaki değişimler ise daha fazla ses getirir oldu. SSK, bağkur, emekli sandığı ayırımı sona erdi mesela. Özel hastaneler açıldı ve ben bir SSK'lı olarak hastaneye gittiğimde hem sıra beklemiyorum, hem az para veriyorum, hem de karne diye birşey olmadığından ilaçlarımı istediğim eczanelerden reçeteyle indirimli alıyorum. İşte ben bunu hayal edemezdim.

 

Artık vatandaşlık numarası diye birşey var, her yere ayrı vesika taşımıyoruz yani, olması gerektiği gibi. Bürokrasi minimize ediliyor.

 

Bu arada ben bir vatandaş olarak bir çok Türk'ün göremediği bir şeyi daha gördüm.. Nemaların ödendiğini.. hatta keylerin bile 8 buçuk milyon çalışana 12 günde ödendiğini gördüm. Bu arada fiş toplama diye birşey de kalmadı hatırlatayım.

 

Ihracat yapmak isteyen adamın kapı kapı dolaşıp 23 imza topladığı günleri de gördüm, 1 günde firma kurulduğuna da şahit oldum. Canı isteyenin ithalat ve ihracat yapabildiğine bile şahit oldum ne diyeyim, kasap bile Çinden ayakkabı getirtip satıyorsa...

 

Eğitim hayatında da çok şey gördüm, mesela Hakkari'ye üniversite açıldığını gördüm. Türkiye tarihinde ilk defa eğitim bütçesinin savunma bütçesinden daha büyük olduğunu, hatta aslan payını eğitimin aldığını gördüm. Üniversitelerimizin birşeyler icad ettiklerini de yeni gördüm, YÖK'ün faşist bir dükalık olmadığını da, bunun olumlu etkilerini uzun vadede hep beraber yaşayacağız.

 

Velhasıl iyi kötü çok şey gördüm ve yarına umutla bakmama sebep olacak şeylerin daha fazla olduğunu zannediyorum.

 

Özellikle, şu son gördüğüm Ergenekon çetesinin deşifre edilişi, şu genç yaşımda yaptığım yorumların ne kadar haklı olduğunu bana gösterdi ve bir kez daha babam yaşındaki bazı adamlardan iğrendim.

 

Sırf bu sebeple oturmuş taşların oynatılması konusunda siyasi irade gösteren Recep abiye ve arkadaşlarına teşekkürü bir borç bilirim. Önce insanca yaşama standartlarına kavuşan bir İstanbullu sonra da bir Türkiyeli olarak, Allah başımızdan eksik etmesin. Düşünsenize, sıfatına bakmadan suçluyu alabiliyorlar artık. Orduevinden paşa çıkardılar, ben bunu gördüm ya artık gam yemem.. Demek ki suçlunun kaçacak yeri ve hamisi kalmadı bu ülkede..

 

Cumhuriyet mitingleri vardı bir ara, biz kaç kişiyiz hareketi oldu sonra ve eridi gitti. Artık suni duyarlılık üretip istismar etme devri sona erdi herhalde. Cumhuriyet mitinglerini tertipleyenlerin hepsi nasıl da yargılanıyorlar şimdi, cumhuriyete ihanetten, ibretle izliyoruz. İşte babam yaşındaki adamları kadınları kandırmak ağızlarına slogan tıkıp ellerine bayrak tutuşturmak bu kadar kolaydı. Ne oldu? İftiralar havada kaldı.. müfteriler mahkemede..

 

Korkuları şuydu:

 

Ben ilk defa 4 yaşındaki çocukların kreşlerde Noel Baba tanımadan görmeden, peygamber sevgisi ile yetiştirildiklerini gördüm. Ilahi okuyarak, şarkı türkü söyleyerek, dini ve ilmi bilgiler edinerek okula hazırlandıklarına şahit oldum. Bu çocuklar alkol uyuşturucu kullanmaz, bara pavyona gitmez diye korkuyorlardı. Bu çocuklar namaz da kılarlardı, Kuran da okurlardı, çalıp çırpmazlar, rüşvet almazlardı.. E rüşvet almazlarsa satın da alınamazlardı, öyleyse bu çocukların kökü kazınmalıydı, sistem satın alınabilecek adam ister.. İrfan sahibi adam değil. 
 

Sırf bu çocuklar Kuran kurslarına gitmesinler diye 8 yıl kesintisiz eğitimi icad etmişlerdi zaten. Yoksa, önce okul yaparlardı, değil mi?

 

Laiklik elden gidiyor sloganı hikaye, AK partiyi kapatma gerekçelerinden biri ülkede alkol satışlarının düşmesi değil miydi? Işte bu gerekçeyi bulup iddianameye koyacak savcı yetiştirmek mesele, böyle bir savcı Kuran kursundan ya da dini terbiye veren kreşlerden çıkmaz ne de olsa.. 
 

İşte gördüğüm en güzel şey de buydu, babalarımız susar etliye sütlüye karışmaz, camiden eve, evden işe yaşar giderlerdi, o namaz kılan babalar değil miydi malzemesi çalınmış Kuran kursları inşa eden ve öz yavrularının canına kıyan.. Ama ben susmayan bilakis etliye sütlüye karışan, kıyasıya eleştiren gençlik gördüm, bu ülke de gördü ve artık sırtı yere gelmez Evvelallah..

 

Ramazanlar festival olmuş, her yerde iftar çadırları var şenlik içerisinde, Kutlu doğum haftası kutlanıyor özgürce, kandiller birer bayrama dönüşmüş.. İnsanlar muhafazakar, liberal, sosyal demokrat ayırımı yapmadan kaynaşıyorlar.. Her birliktelik vesilesi değerlendiriliyor ve toplumsal hoşgörü artarken ayırımcı faşist dinazorlar, kendinden olmayanı öteki olarak gören primitifler azalıyor. Özgürlükler yayılıyor, "Özgürlüğün bağışlanmaz, bilakis sahip çıkılır bir hak olduğu" tek genel geçer ideoloji olmuş..

 

Anladınız mı şimdi bu ulusalcı-chp'li kitlenin AB karşıtlığını, mazallah Türkiye AB'ye girerse demokrasi gelir, bürokratik oligarklar halka teslim olur, hizmet etmeye başlarlar, köylü milletin efendisi olur gibi birşey. Halbuki özgürlük ne haddimize; bizler göbek kaşıyan fıçı kafalı adamlarız, haşa, bizler ancak oligarklarımıza şöförlük, ahçılık, gündelikçilik yaparız, eşitlik meşitlik olmaz, hele dini disiplin hiç olmaz. Bizler oligarklarımızın izin verdiği kadar müslüman, ve onların uygun gördüğü ölçüde milliyetçi ve Atatürkçü bir kitleyiz.. 
 
İşte ben bu soysuzluğun bugün Kabe'den çıkarılıp atılan putlar gibi paramparça olduğunu gördüm!.. 
 

Daha güzel günleri de hep beraber göreceğiz inşallah.

 
Sunusi Fazıl ONAY
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/7/2008 - Fısıldaşmayın, mert olun.. (Alevi kardeşlerimizi uyandıralım)

Kategori: aktuel
Söylenmeyeni anlamak..!
 
Ülkemizde bir çatışma yaşanıyor. Güya bir tarafta akp diğer yanda ulusalcılar ve laikçiler.
Yanlış!
Safları netleştirelim..
 
Bir tarafta iktidar olması hasebiyle akp'nin de aralarında bulunduğu, özgürlükçüler, AB yanlıları, liberaller, sünni müslümanlar..
 
Diğer tarafta müslümanlıkla bir alakaları olmayan, faşist, gelenekçi oligarşi taraftarları.
 
Şimdi bu "diğer tarafı" bir inceleyelim:
 
Ülkede kaos isterler, ekonomik kriz isterler, çatışma ortamı oluşsun isterler. Bütün bunları, iktidarın halkın gözünden düşmesini istedikleri için isterler.
Ve bütün bunlar olmayınca, AKP'nin kapatılmasını isterler, liderlerinin oyundışı bırakılmasını isterler. Bunu da rakiplerini siyasi olarak yenemedikleri için ve hatta hiçbir zaman yenemeyeceklerini bildikleri için isterler.
 
Şimdi açık açık, delikanlı gibi, mertçe deyiverin bakalım, beraber mitingler tertiplediğiniz alevi vatandaşlarımız bu oyunun neresinde?
 
Ulusalcı olarak tanınan tarikat mezhep ve cemaat düşmanları neden alevi dedelerine ve cemaatlerine ses çıkarmazlar? (şimdilik)
Müslüman vatandaşlarımız cuma namazı kılacak yer bulamadıkları için cami yapmaya kalkınca yaygara koparanlar, neden "cemevi yapılsın" gösterilerine katılırlar? (tabi ki yapılsın, o ayrı)
Bu ikircikli yaklaşımın sebebi ne?
Tarikatlarda ki zikir törenleri ile alay edenler, neden alevi semahına methiye düzerler? (şimdilik)
Bi deyiverin, ağzınızdan baklayı çıkartıverin hele!..
 
Mehmet Moğultay'ın atamalarını yaptığı 3000 alevi yargı mensubu yargıtay bildirisinin neresinde?
CHP aleviliğin neresinde?
CHP neden Hacı Bektaş anma şölenlerinde?
CHP neden muharrem'de aşure dağıtır?
 
Türkiye laiktir laik kalacak de mi?
Hele bi deyiverin bakalım, başörtüsüne karşı olan CHP, kamusalda başörtülüyü yaka paça indiren CHP, beyaz başörtünün üzerine kızıl kuşak sarılınca neden kudurmuyor?
 
Bırakın ulan ikiyüzlülüğü.. laiklikmiş! laiklik dedelerin pirlerin neresinde?
Bir tek Fethullah Gülene mi dikiliyor bu laiklik?
Sözde dernekler federasyonlar yoksul halktan tehditle para toplarken gözükmeyen laiklik! 
 
Allah'a inanmayan, Hz.Peygamberi ve Hz.Ali'yi tanımayan, ömründe bir rekat namaz kılmamış dinsizin cenazesini cem evinden kim kaldırtıyor?
Marksist Leninist adamın cemevinde ne işi var? 
 
Siz kimi kandırıyorsunuz hasta beyinlerinizle alevileri mi, sünnileri mi?
 
Ey alevi vatandaş kendine, inancına ve ülkene sahip çık!
Dedene kanma!
Dinini bu CHP'ye sömürten maaşlı dedene kanma!
CHP'ye kanma!
Dinini istismar eden, kanlı dişlerini damarlarına geçirerek kanını emen CHP'ye kanma!
 
Türkiye laik değildir..
Ama birgün laik olacak ve laik kalacaktır. Bunu, seni sadece bir oy deposu ve sokaktaki "zinde kuvvet", meydanlarda "bayrak sallayan toplama" olarak gören CHP yapmaz, onlar saltanatın devamını isterler. Dedelerin bu gerçeği inkar eder, zira onlar sadece menfaatlerinin, aldıkları "vergi"nin peşindedir. Sana gerçek aleviliği de bu yüzden öğretmezler zaten!!! Sen iç rakını, çal sazını, onların yoluna taş koyma isterler...
Bunları yeme..
kendini kurtar..
ahiretini kurtar..
ve vatanını düşün..
 
Bu ülke birgün laik olacak. Kimse kimsenin dini inancına ve ibadetine karışamayacak, "burası kamusal alan burada ibadetini terkedip açılacak saçılacaksın" diyemeyecek, istediğin yere cami dilediğin yere cemevi yapacaksın. istediğin gibi toplanıp dernekler kanunuyla değil ANAYASA ile korunacaksın!
 
Bunları CHP yapmaz.
Hac ile Peygamber ile alay eden dinsizlerin sana bir faydası olmaz, bugün benim dinime söven yarın senin dinine söver.. bugün sadece seni acımadan kullanırlar ve işleri bitince Dersim'de olduğu gibi öyle bir kenara atarlar ki parçan dahi bulunmaz..
 
ŞUNU DA DEDENE SÖYLE!
Fötr şapka takmakla alevilik olmaz, fötr şapka takmakla laik hiç olunmaz..
 
Tarihten ders al..
Demedi deme..
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/4/2008 - İŞGAL

Kategori: aktuel
 
image

Bugün size bir dostunuz olarak çok acı şeyler söyleyeceğim. Size bir işgalden bahsedeceğim ama bu işgal sandığınız gibi bir vatanın değil bir milletin işgali. Koskoca bir ülkeyi nasıl laboratuvara çevirip bireylerini tek tek işgal ettiler.

 

Vatanının çamuruna, kayasına can veren, kan veren milletin toprağına hiç dokunmadan bir milleti toptan nasıl işgal ettiler, sesli düşüneceğim.

 

Herşey meşrutiyetle başladı diyenler çıkabilir.

“Bu millet partizanlıkla tanıştı. 3000 yıldır kıldan çadırlarda ya da kerpiçten evlerde hakanına bağlı yaşayan halk siyasetle tanışınca olanlar oldu” diyenler çıkabilir. Siyaset, karşı tarafa zaferi tattırmamak uğruna vatanı nasıl ateşe atar geçmişte gördük “bugün de görüyoruz”. Bizler bir siyasi partinin yenilgiye uğraması adına Edirne'yi düşmana teslim etmemiş miydik Balkan savaşında.

 

Ya da cumhuriyet ve demokrasi bizi bozdu diyenler çıkabilir, “Dağdaki çobanla benim oyum neden eşit?” diye sormuyor muydu mankenlerimiz ve hatta büyük gazetelerimizin aydın yazarları!

 

“Ekonomik kriz çıkacağı falan yok, partiyi kapatma davasını bir açtıralım sonra ortalık karışır” demiyor muydu ulusalcı aydın abimiz!

 

Bazıları da suçu Atatürk'e atabilir, “Alfabeyi değiştirdin, ülkede bir gecede alim kalmadı” ya da “eski öğretmenler yerine sadece alfabe bilen halk evlerinden çıkma, komünist, ırkına ve dinine yabancı hem ahlaksız hem Allahsız yeni öğretmenler türedi, onların yetiştireceği gençlik bu kadar olur işte” diyenler çıkmaz mı?Dilin kemiği yok, pekala çıkabilir...

 

Bizim milletimiz suçlu aramayı çok iyi bilir, sadece kendi suçunu göremez. İşte suçluyu da böyle geçmişinde, atalarında arar.

 

Magazin programlarını eleştirir, çünkü eleştirebilecek kadar seyrediyordur. Hatta sorsanız, belki sırf  eleştirmek için seyrediyordur. TV karşısında “şu rezillerin haline bak” der, çünkü rezillik görmek ilgisini çekiyordur hala...

 

“Şeriat istiyorum, adalet istiyorum” diye bağıran adama sormak lazım, sen kendi evinde şeriat ilan ettin de evine jandarma girip zorla televizyonu mu açtırdı? Senin dinine söven televizyondu aslında, açmazsın o kanalları sövdürmezsin dinine, ama dediğim gibi rezillik görmek ilgimizi çekiyordur hala...

 

***

İtalyan “Barış Gelini”nin akibetini görünce üzüldüm, yıkıldım, lanetler okudum, ama şaşırmadım.. zira rotasını öğrendiğimde zaten biliyordum başına gelecekleri.. Peki neden yıkıldım o zaman, bir kez daha haklı çıktığım için mi, dünyaya rezil olduğum için mi, yoksa bir insan tecavüze uğrayarak öldüğü için mi?

 

“Benim insanım yapar, italyan gelin. Ben biliyordum” dedim.

Ve sinirle başladım saymaya:

Benim insanım kalbiyle, beyniyle övünmez, oğlunun pipisiyle övünür.

Benim insanım eteği rüzgarda kalkan bir kadın görünce başını çeviren adama eşcinsel muamelesi yapar.

Benim insanım karısından başka kadına dokunmayan adama yobaz der.

Bekaretini karısına saklayan erkeği adam yerine koymaz.

Benim insanımın cinsel organı genelde ağzındadır, cümlelerinde edat olarak kullanır.

Karısını aldatmayana kılıbık der.

Kocasını aldatan kadını ise öldürür.

Reklamın güzel kızlısını sever.

Çağa uymuyor diyerek imam hatip düşmanlığı yapar.

Evladını kuran kursuna göndereni hakir görür, herkes baleye göndersin ister.

 

“Ben başörtüsüne karşıyım, o zaman kimse takmasın, yasak olsun” der, “ulan madem karşıyım ben takmayım da başkasından bana ne” demez.

 

İşte 80 küsür yıldır eğittiğimiz ve görmek istediğimiz insan modeli bu, diye düşündüm.

 

Milli eğitimde 80 yılda değişen tek şeyi söyliyeyim mi size?

Eskiden ayağa vururdu hocalar, şimdi ele ve yüze vuruyorlar finlandiya'nın sıra dağlarını ezberletirken..

Bir falaka vardı anlata anlata bitiremedikleri, hiç görmedik.. ama öğretmen dayağından kulağı patlayan çocuğu hep beraber gördük gazetelerde..

Sınava hazırlanmaktan düşünmeyi, hayal kurmayı unutturuyorlar çocuğa.

 

Benim milletim eskiyi kötülemekten ya da aşırı yüceltmekten bugününü göremiyor. Bütün padişahlarımız evliya, ve Atamız milleti yoktan var eden hatasız, kusursuz bir halık (haşa) Her yanımız abartı. Ve işte cinayetlerimizde öyle.

 

Kestirme yola girip şu düşünceye saplandım sonra:

Evladından dinini peygamberini saklayayım diye uğraşırsan işte böyle üç kuruş için adam kesen, sokakta gördüğüne tecavüz eden, bebeğe bile işkence yapan ahlaksız bir nesil yetiştirirsin.

 

İşte görmediğimiz işgal budur, bizi bizden koruyacak askere muhtaç olacağız diye korkuyorum. Benim insanım yukarıda saydıklarım elbette değildir. Hem zekidir, hem çalışkandır, hem de imanlıdır. Ama yukarıda saydıklarım da uzaylı değildir.

 

Şimdi aktüel bir soru sizlere:

 

Din dersleri kaldırılsın mı?

 

Cevap:

Tabi ki kaldırılsın,

Sen Ey ...

Bugüne kadar neyi layıkıyla yapabildin ki okulunda öğreteceğin Allah'a inanacağım..

Evladıma kendi dinini en iyi ben öğretirim

Çünkü benim evimde zaten şeriat var...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/2/2008 - SENDEN NEDEN NEFRET EDİYORUM!..

Kategori: aktuel
Nefret ediyorum çünkü sana bir “his” duyacak kadar ehemiyet gösteriyorum, zira birlikte yaşamaya mecburuz. Senden nefret ediyorum ve bunun en önemli sebebi seni sevmeyi senin yüzünden başaramamam. Yani, ben seni sevmek istiyorken senin buna engel olmaya çalışman ve seni sevmemi imkansız kılman.

Halbuki sen benim kardeşimdin. Farklılıklarımızla birarada yaşarken sen benim farklılıklarıma tahammül edemedin. Senin gibi olmamı istedin. Tabii ki ben de içten içe senin benim gibi olmanı isterdim, ama bu senin kendi seçiminle olmalıydı.

Sonra bu başörtüsü meselesi çıktı ortaya..
 
Neydi bu mesele?
İnandığım dinin açık bir emrini uygularken senin yasaklamanla karşılaştı bacılarım. Sen hepimizin senin gibi günahkar olmamızı istedin. Bizse “gireceğimiz günahlara kendimiz karar verelim” dedik.

Sonra sen bunun dini bir mesele olmadığını söyledin, “hem, biz de müslümanız” dedin!
Senin müslümanlığın beni en başından beri ilgilendirmiyorken benim müslümanlığım seni neden ilgilendiriyorduki? İnandığını söylediğin kitap:
Başörtülerini yakalarının üzerine kadar indirsinler- Nur 31” diyorken,
Mü‘minlerin hanımlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıkacakları vakit) cilbâblarını üzerlerine almalarını söyle. -Ahzâb 59” diye buyururken sen hala “hayır böyle bir emir yok diyebiliyorsun ya!
Ve hala da bizim gibi müslüman olduğunu iddia ediyorsun.. (ve hala bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor..)

Sonra sen bu konuyu dini olarak tartışamayacağımıza hükmettin..
Zira biz müslümanlar 1400 yıldır peygamberin emirlerine uygun olarak örtünmeye çalışıyoruz ve dünyanın her yerinde bu böyledir, bunu dinimin kurallarıyla oynayarak başaramazdın..
Ve bir “Kamusal Alan” meselesi çıkarttın ortaya..

Kamusal alanda örtünemezsin..
Ama Allah bize “evet kamusal alanda emirlerimi uygulamayın” demiyor ki.. Üstelik savcılık kararı yoksa sadece insanın kendi evi kamusal alan değildir.. Yani sokaklar bile kamusal alan..

Şımarık bir çocuk gibi, “O halde devlet daireleri diyelim” dedin.
E devlet hastaneleri, mahkemeler, karakolllar, vergi daireleri hatta camiler bile devlet dairesi.. Buralar Allahsız mekanlar değil ki, oralara sığınıp Allah'ın emirlerini uygulamayalım...!

Sonra bazıları hizmet alanlar ve hizmet verenler diye bir ayırım yapılsın dediler. Yani hizmet alanlar Allah'ın kulu, hizmet verenler değil...miş gibi...

Bir aklı evvel de çıkıp “Yahu devlet mi büyük Allah mı? İnsanların şu 60-70 senelik kuralları mı önemli Allah'ın ucunda cennet ve cehennem olan sonsuz süreli kuralları mı?” diye sormadı..

 Ardından yine sizlerden biri şöyle demek istedi: “Yahu o kadar günaha giriyorsunuz, bir taneye de bizim için girin örtmeyin başınızı..!”
Bu en delikanlıcasıydı..
“Peki, neden senin için günaha girecekmişim” diye sormadan direk reddettik. Zira biz önceki günahları işlerken sebep kendi nefsimizdi oysa şimdi Allah'ın yerine başkalarının dediklerini kabul ederek ilahi prensibimizden taviz verecek ve hatta Allah'ın yerine başkasını koyarak müşrik olacağız.. Peki, bize bunu emredenler ve tavsiye edenler nedir müslüman mı? Kim Allah'ın emirlerinin aksini emredebilir? Tabi ki tağutlar.. Ve onlar hakkında Kur'an'da çok hüküm var! Sadece şunu söyleyeyim: İnsanoğlu hüsrandadır ama birbirlerine Hak ve Sabr'ı tavsiye edenler hariç (asr suresi) Bilindiği gibi Hak ve Sabr Allah'ın isimleridir, bizler sadece Rabbimizi tavsiye edenlere uymakla mükellefiz.

Tabii ki beklenen oldu ve sen bunu bir laiklik meselesi yaptın.
Halbuki Laiklik devleti yönetirken halka din ve ırk gözetmeden hizmet götürme prensibiydi.. Din ve devlet işlerini birbirine karıştırmamak..
Halbuki şu devlet elini çekmedi bir türlü dinimizden. Ezanlarımıza karıştılar 10 küsür yıl yasakladılar, camilerimizi saman deposu yaptılar, Kuranlarımızı arap harfiyle yazılmış diyerek meydanlarda toplayıp yaktılar ve şimdi de elleri bacılarımızın türbanında..

İşte ben de senden tam bu yüzden nefret ediyordum..
Sen şaklaban oldun batının elinde.. onlar gibi olmaya çalışarak kraldan fazla kralcı oldun. Hiçbir dini ve milli bir prensibin kalmadı, bütün değerlerin altüst oldu, mübarek bayramını şeker bayramı yaptılar, sana yılbaşı diyerek kendi noellerini kutlattılar, onların danslarını müziklerini öğrendin, onların dilini kültürünü öğrendin, onların dininden farklı değil yaşadığın sözde İslam, tek fark onlar arasıra kiliseye giderler (çoğu da ateisttir zaten) Onların alfabesi, onların takvimi, onların ölçüleri, onların adaleti, hukuğu... Ve Allah bile kendi mübarek ismini aldı dilinden.. Tanrı dedirtti...!

Ey kardeşim,
Hepsi üzerine bir numara büyük geldi.. onlar gibi medeniyet sahibi, liberal ve demokrat olamadın sonuçta.. Halbuki alman gereken sadece ilimdi..
Ve sen o hariç her türlü kepazeliği aldın..
Senden nefret ediyorum, zira bu kepazeliğe beni de alet etmek istiyorsun, koyun olmamı istiyorsun.
Benim bundan sonra en fazla bir 40 sene ömrüm var, 40 sene İNSAN olarak yaşar sabreder, ondan sonra da Büyük Dost'a kavuşur sonsuza kadar mutlu mesut yaşarım diyorum sana.

Allah'ı olmayanın efendisi çoktur.. Siz kendi derdinize yanın artık.. Allah Muntakim'dir, intikam alıcıdır.
Yarın beraber oldukların “bana ihanet ettiğin gibi” sana ihanet edecekler, ama inadından vazgeçip geri döndüğünde her zaman güvenebileceğin kardeşinin nefretinin de sönmüş olduğunu göreceksin.

Zira biz Allah rızası için sever, Allah rızası için nefret ederiz.
Bu sana son sözümdür. Benim gibi olmasanda bana saygı duy, hiç değilse benim sana duyduğum kadar duy. Çünkü biz herşeye rağmen kardeşiz.. Sen ne kadar Rabbine isyan etmekte özgürsen, ben de o kadar kul olmakda özgürüm..
Bunu aslında hiç unutmaman gerekirdi!
 
Sunusi F. ONAY
(www.genckalem.org 'da yayınlandı)
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/4/2007 - Aşk ne zaman biter?

Kategori: aktuel
AŞK NE ZAMAN BİTER ?
 
Karısını çok seviyordu.
Nasıl sevmesin.. yıllarca aynı yastığa baş koymuşlar beraber büyük sevinçler ve büyük hüzünler yaşamışlardı. Karısı çok güçlü bir kadındı. Kocasına her zaman destek olmuş ve en büyük felaketleri beraber karşılarken bir kere bile şikayet etmemişti.
Evlenmeleri de bir garip olmuştu. O zamanlar yaşıtı bir kıza gönlünü kaptırmıştı. Ama çok fakirdi istetemiyordu. Aslında kızın da onda gönlü vardı, hatta kızın babası onu pek severdi. Ah şu fakirlik yok mu, hatta sahipsizlik..!
Babasını hiç görmemişti, annesini ise en ihtiyacı olduğu zamanda kaybetmişti, henüz 6 yaşındaydı dedesinin yanına taşındığında çok geçmeden onuda kaybetti. 8 yaşında yapayalnızdı. Kendisi gibi fakir amcası yanına aldı ve yetiştirdi. Hayat bütün sevdiklerini elinden almış ve ona ölene kadar sırtında taşıyacağı bir gariblik elbisesi giydirmişti adeta.
 
Sevdiği kız başkasıyla evlenince yine yutkundu, hep yaptığı gibi, tıpkı küçükken annesizliğini hissettiğinde ya da birisi babasından bahsettiğinde olduğu gibi yine acı acı yutkundu..
 
Ama çok yakışıklıydı.. Nereye gitse kızlar göz ucuyla süzerlerdi hep onu.. o ise pek umursamazdı.
O gün de pek umursamamıştı.. yani karısı ona evlenme teklifi ettiğinde, şöyle bir baktı düşünmeden halimi biliyorsun der gibi, ve kabul etti.. çok çabuk evlenmişlerdi.. gürültüsüz patırtısız..
Karısını çok seviyordu
Evlendiklerinde karısı zengindi, birkaç sene içinde talihsizlikler birbirini kovaladı.. ilk çocukları erkekti, ilk ölen de o oldu. Fakirlik, garibanlık evlendiği kadının da yakasına yapışmıştı, bulaşıcı bir hastalık gibi kemirmişti onları.. Tek tek kaybettiler evlatlarını..
Karısı bir kere bile şikayet etmedi halinden.. felaketler geldikçe daha sıkı sarıldılar birbirlerine..
 
Ve bütün şehri saran o büyük kıtlıkta kaybetti karısını, bir sabah güneş cansız bedenine doğdu hayat arkadaşının. En son amcasını kaybettiğinde teselli olmuştu hanımı kendisine, şimdi ise teselli eden bir küçük kız..
Gözyaşlarıyla evin kapısından dışarı çıkıp ufka bakmıştı.. Evlerin arkasında heybetli tepeler gözüküyordu olanca ihtişamıyla.. Yumruklarını sıktı.. O an tutamadı kendini ve ilk kez seslendi tepelere "şu başıma gelenleri sana yükleselerdi paramparça olurdun..!"
 
Aşkını bir çiçek gibi gömdü torağa, ve küçük kızla uzaklaştılar oradan ve o şehirden ağlayıp birbirlerine sarılarak..
 
Aradan yıllar geçmiş ve ısrarlara dayanamamış tekrar evlenmişti işte..
Yeni bir şehirde yeni bir hayat..
küçük evinde kendisinden epeyce küçük hanımıyla yaşıyordu.. mutlulardı.. etraflarında hep sevdikleri vardı, sadece sevdikleri. Hayat eskisi kadar acımasız değildi sanki..!
 
İşte yine birgün, öğleden sonra yakıcı güneşten bunalmış bir vaziyette evine çekilmiş dinleniyordu. Karısının kucağına başını koyarak uzanmış birbirlerinin sessizliklerini dinliyorlardı. Onu tekrar mutlu günlerine döndüren karısının elleri saçlarında geziniyor, huzur içine işliyordu.. derken kapı çaldı, bir an da irkildi.. kapı değişik vurulmuştu ve bunun onu kadar ürküttüğünü karısı da sezmişti.. Ve dışarıdan gelen "girebilir miyim" sesiyle sapsarı oldu.. artık yaşlı bir adamdı ama çevik bir hareketle doğrulurken, gözlerinin yaşlanmış olması karısının gözünden kaçmadı..
 
İçeri girmek isteyen, eski karısının ona çok benzeyen yeğeniydi, uzun zamandır görmemişti onu.. kapıyı çalış tarzı ve izin isteyen sesiyle bir anda 20 yıl geriye gitti. Karısı bu gidişi farketmişti. Kocasının eski hanımını hep kıskanırdı gerçi ama şahid olduğu bu olayla pes etti. Ve onu kıskanmaya bile hakkı olmadığına hükmetti. Kocasının kendisini ne kadar sevdiğini biliyordu, ağzından tek bir kötü söz çıkmamış ve evliliği boyunca karısına hep gülümseyen gözlerle bakmıştı ama şu anda bu yaşlar büyük bir aşkın ve kesin bir mağlubiyetin işaretiydi. Bir kapı sesi 20 sene sonra bir adamı bu şekilde titretebilir miydi, ağlatabilir miydi.. 
 
Bu aşkla yarışmamaya karar verdi artık.
 
***
"Rüyamda öldüğünü gördüm, telaşla ağlayarak uyandım ve bir rüya olduğu için buna şükrettim, sonra kendime geldim..., aslında sen çoktan ölmüştün... üstelik ben buna çoktan alışmıştım"
 
Siz böyle bir aşk yaşadınız mı, bunları anlayabiliyor musunuz bilemiyorum ama.. 
bu aşığı tanıyorsunuz değil mi?
 
Tabi ki tanıyorsunuz. O, sizin Peygamberiniz Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem.  
 
Çektiğiniz her sıkıntının kat kat fazlasını çekmiş olan nebi..
Mübarek başına pislikler saçılan, taşlara tutulan, açlığını gizlemek için karnına taş bağlayan nebi..
Vahiy geldiği zaman korkusundan ne yapacağını bilemeden evine koşup korkusunun şiddetiyle acziyet  ve çaresizlik içinde bir battaniyeye sarılıp titreyerek kendini saklamaya çalışan..
"Ey örtüsüne bürünmüş de yatan..." ayetine muhattap..
ümmet olarak bütün yükümüzü, acılarımızı ve sorumluluğu sırtlamış nebi..
 
* "Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir." (Tevbe 128)
************ 
Bu yazıyı aşk da bir gün biter diyen çok bilmişler için yazdım.. Kaynağı berbad olanın istikbali de berbad olur..
 
Gerçek aşk bitmeyendir.
 
Sunusi Fazıl ONAY
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/4/2007 - eşlerini aldatanlar

Kategori: aktuel

İnsanları tanıyalım köşesi 1 - Eşlerini Aldatanlar

Karısını Aldatan Adam
 
İçimden geldi ve insanlığa bir hizmet daha sunayım dedim. Bu bölümde gezegenimizde yaşayan insan türlerini inceleyeceğiz. Magazin basınından da takip ettiğiniz gibi (ki daha önceki yazılarımın birinde magazin gazeteciiğini anlatmıştım bkz. http://sunusy.spaces.live.com/blog/cns!41C3FF5B82A294FD!745.entry ) bu insancıklar insanoğlunun hastalıklı bir türüdür. Tedavileri mümkündür fakat zordur. Biz ise burada tedavisi ile değil teşhisi ile ilgili yazıyoruz. Evet, bu insanlar kimdir ve rastlayınca neler yapmalıyız?
 
Erkeğini aldatan kadından bahsetmeyi etik olarak uygun bulmuyorum. Zira kadın doğurgandır, anaç özellikleri sayesinde ne kadar dejenere olursa olsun bir noktaya kadar evine sadakatla bağlıdır. Toplum, kadını bu işlerde zaten hoş görmediği için bu konuda yazmak yersiz olur. Bizim derdimiz artık olağan karşılanan, giriftleşmiş bir yara olan erkeğin karısını aldatması olacaktır.
 
En kaba tabirle, bu tip insanlar, aslında insan müsveddeleridir. İnsan ahlaklılığın en temel kavramları olan onur ve gurur bu insanlarda malesef bulunmaz. Yalnız burada bir hususu karıştırmamak gerekiyor. Burada aldatmaktan bahsediyoruz, eşin haricinde bir başkası ile ilişkiye girmekten değil. Dolayısıyla bunun sınırları vardır. Her ilişki aldatma olmayacağı gibi her aldatma da illa ilişki demek değildir. Öyleyse aile olmanın en başına gelerek aldatmanın sınırlarını da belirlemiş olalım.
 
Adam bir bayanla evlenmek için sözlenir, bunun öncesinde tanışma ve ikna olma ardından ikna etme süreçlerini geçirir. Ardından nişan yahut direk nikahla aile olduklarını ilan ederler. Aile olmanın iki tarafa da getirdiği bazı sorumluluklar vardır. Bunlar evlilik öncesi verilen sözlerle belirlenir. Bir işe başlarken ortağınıza dönüp "valla billa ortak şirketimizin malını paraya çevirip hesabıma aktarmıyacağaım" demezsiniz. Zira ortaklık zaten belirlenmiş esaslara göre sorumluluk, risk ve kar paylaşımıdır. Evlilikte de insanlar birbirlerine söylenmesine gerek olmayan şeyleri söylemezler. Mesela mantıken evlenmek üzere tanışıldığında "cinsel ihtiyaçlarını karşılayacağım" denmez. Biri size bunu diyorsa bence derhal kaçın.
 
Adamdan eşini tanımlamasını isteyerek dürüstçe verilecek cevaplardan onun ne tür bir insan olduğunu ve ne gibi bir evlilik ahlakına sahip olduğunu anlayabilirsiniz. 
 
Örnek eş tanımı 1: Kaşık düşmanı, eksik etek, çocukların anası
Örnek eş tanımı 2: Evdeki Kadın, aşkım, yengen, zilli, şişko, benimki
Örnek eş tanımı 3: Emanet, dost, ortak, mücevher
 
Örnek 1'deki adam genelde karısını aldatmaz, para kazanmakla meşguldür muhakkak, hayatı iş olmuştur, eve gelince yemeğini yer uyur, uyanınca da çalışır.
Örnek 2'den korkun, zira bütün tanımlamalarında bir cinsellik vardır, ama beğenmişlik ama beğenmemişlik duygusu bu adamda çok fazladır. dolayısıyla dışarı karşı da bu cinsel bakışını sürdürecektir. Genelde aldatırlar.
Örnek 3 ideal gibi gözüküyor çünkü burada bir farkındalık var. Bu kişiler büyük oranda dindarlardır. Dolayısıyla ölçülü hareket etmeleri beklenir, aldatırsa sürpriz olur ama imkansız da değil tabi ki.
 
işte size bu farkındalığı göstermekti asıl amacım. İnsan karısının kim ve ne olduğunu farkettiği zaman eğer içinde Allah korkusu da varsa aldatması mümkün değildir, velev ki yanlış bir evlilik yapmış olsun.
 
Aldatan adama gelince,
Bu insancığı tecrit etmeniz sizin faydanızadır. Aldatan kişinin kimi aldattığına dikkat edin, eşini aldatıyor, bu eş sözcüğünün üzerinde biraz durun. Hayatının ortağı bundan sonra hayatını beraber geçireceğine söz vermiş kişi. Aralarında kanbağı olmadan akraba olanlar dostturlar değil mi? Çocuklarla arasında kanbağı var ama gerçekte karın senin akraban bile değil (genelde), öyleyse önce dostun sonra da doğal olarak sırdaşın, işte aldatılan kadın...
 
Emin olun karısını aldatabilen bir kişiden her türlü hayasızlığı ve ahlaksızlığı bekleyebilirsiniz. Bu insanları tecrit altına alın dedim zira bu güvenilmez insanlar eğer fırsatını bulurlarsa sizin karınıza bile göz koyabilirler. Onlar için aslolan cinsel tatmin ve heyecandır. Bu heyecanı eksik hissettiklerinde çözümünü de arayacaklardır. Siz karınıza güvensenizde huzurunuzun kaçacağı kesindir. Öyleyse bu insanlardan uzak durmak ve dostluklarını reddetmek yapılacak en doğru iştir. Eşine yalan söyleyen sizi umursamaz bile. 
 
Sonunda iş, psikolojik bir rahatsızlığa dönüşür. Bu adamların tek hevesleri macera yaşamak olmuştur artık, çıta giderek yükselir ve sınır tanımayacak bir boyuta gelebilir. Kendi karısını aldatabilen bir adamın aldatamayacağı kimse, söyleyemeyeceği yalan yoktur. Bu yüzden güvenilmez. İslam'da bu kişilerin şahitlikleri de hiçbir zaman kabul edilmez.
 
Öte yandan alkol kullanan insanların birbirlerini aldatmakla suçlamaları da anlaşılmazdır. Kana karışan alkolün, kanı bir anda sulandırması sonucu akışın hızlanmasıyla, fazla oksijenin hızla beyine ulaşması ve alkolün absorbe edilmesi sonucu kanda yüksek oranda şeker bırakması ile bu sefer kana koyuluk vermesi ve akışı bir anda yavaşlatması, alkolün sarhoş etmese dahi beyindeki bu anormal etkisi ile bazı dürtüleri harekete geçirmesi gayet normaldir. Alkol alan bir kişi aldatmakla değil, alkol almakla suçlanmalı. Bildiğiniz gibi bu yüzden, İslam'da sarhoş olmak değil bir damla bile olsa alkol almak yasaktır. Aldatanların çok büyük çoğunluğunun alkol kullanan bünyeler olduğunu da gözardı etmemeliyiz.
 
Hadis-i Şerif'le bitiriyorum: "Aldatan bizden değildir"
 
 
Sunusi F. ONAY
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ethnocentric.. (siyasi ve mizahi unsurlar aynı bünyede aşırı dozda)

Son yazılarım

Kızım Geldi
seçimler bitti, kim sevinsin?
seçimler bitti, kim sevinsin?
Doğuma Doğru
Üstad-ı Azam Ahmet Nejdet Kompüter'den Diplomasi dersleri
Terörizmin Hindistan'da Verdiği Önemli Mesaj
Başbakan Gürledi; Ne Oldu? Ne Olur?
uyuan ideoloji
Vay, Ben Neler Gördüm!..
AK PARTİ VE ABD.
Fısıldaşmayın, mert olun.. (Alevi kardeşlerimizi uyandıralım)
İŞGAL
Başsavcının bana anlattıkları!..
SENDEN NEDEN NEFRET EDİYORUM!..
İrtica Amerika'da
Biz, İmamlara rağmen cemaatmişiz!!!
Şii ve sünni Ayırımı (tarihin kısa özeti)
Atatürk Türkiyesi
Gerçekçi bir seçim sonuç analizi
AKP muhalefetliği mantığı ve edebi aşmış
Dünya Solu ve Türk Solu
Manşetleri ile Sözde Rejim Bekçileri
Atatürk''ün Mirası
Herşey Türkiye için
Aşk ne zaman biter?

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
S:N:S:Y Ciddiyet

Kategoriler

Arkadaşlarım

mansur
hocaileessek
islamyurdu
incesan
solcularbirligi
horseracing
ruyatabirler
kisamesaj
makyajvebakim