S:N:S:Y // CİDDİYET günlük siyasi gazete

20/5/2009 - Kızım Geldi

Kategori: aktuel

Kızım Geldi

 

17 Mart 2009 saat 02:00 doğumhanenin kapısındaydım, ötesinde kalmam gereken kalın kırmızı çizginin tam üzerinde, Bütün duyu organlarım kulak olmuş, her azamla işitmeye çalışıyorum kapının arkasını..

 

Ve kızımın kendi lisanı ile selam verişini duyuyorum dünyaya..

O sesi işittikten sonra ne kulaklarım eski kulaklarım ne de ben eski benim..

Bir elektrik geçiyor üzerimden, iliklerime kadar titriyorum, baba olmuşum..

 

Annesinin karnındayken her gece elimi koyarak uyurdum arayarak bulduğum şişkinliğe..

Bu ayinin bitmiş olması ürkütüyor beni tatlı tatlı.. artık kızım elimin altında değil, üzerinde..

 

16 Mart'ta gülerek gittik hastaneye, kontrole.. Doktor şaşırdı ve “yatırıyoruz, doğumhaneyi hazırlayın” dedi. Odamıza çıktık eşimdeki gerilim ve heyecanı hissettiğimden onu sakinleştirmek adına “Dünyada her canlı her saniye doğum yapıyor, kedilerin parası olsa onlar da hastaneye gelirlerdi.. gayet normal bir durum, heyecanlanacak birşey yok” diye saçmaladığımı hatırlıyorum.

 

Aslında kendim bile dediklerimi duymuyordum sanki..

 

Doğum sancıları çeken eşimi teselli edecek sözler arıyordum ve söylediğim her söz beni sinirlendiriyordu “şurada yatan ben olsaydım bu konuşanı odadan atardım” diye düşünüyor ve eşimin sabrına hayran kalıyordum..

 

Ben nefes al, nefes ver dedikçe sevgilim gözlerime bakıyor ve elinden geleni yapıyordu “sana konuşmak kolay” demiyordu, buna bile hayret ediyordum..

 

Bebeğimizi ilk gördüğümde “ne kadar da gri” diye düşündüğümü hatırlıyorum.. Çok bebek görmüştüm ama bu gördüğüm en küçük bebekti, 3 hafta erken doğduğu için..

 

Eşim çok yorgun, çok rahat ve çok güzeldi, doğumdan hemen sonra bebeğimizi kucağına almış ve emzirmişti. Yüzünde müthiş bir yorgunluk ve müthiş bir tebessüm vardı. Herşey doktora ve bana göre güzellikle çok çabuk olup bitmişti.. Bir de anneye sormak lazımdı tabi..

 

Bebeğimiz yıkandıktan sonra odamıza geldi, küçücük kafası ve kocaman gözleri, kıpkırmızı dudakları ve ince parmakları.. Herşeyiyle inanılmaz bir şekilde annesine benziyordu.. Şahitlerin kararına göre ağız anne, burun baba, gözler anne, kaş ve kulaklar baba..

 

Benim savaşçı bebeğim, en minik aşkım, çatık kaşlı ve çok ciddi bir hanımefendiydi. Eve geldikten sonra sarılık tesbit ettik.13'ün üzerini hastaneye alıyorlardı değeri 15 çıkmıştı, ama bir günde değeri 7'ye düşmüş ve bebeğimizi hastaneye geri götürmemiştik.

 

Şimdi 21 günlük..

avuçlarıma alıyorum ve sesleniyorum, sadece uyurken gülümsüyor aşkım. Gözleri açıksa kaşlar çatık ve gözleri sola bakıyor, bazen bana bakıyor ama henüz net olarak görmediğini biliyorum. Olsun, sesimi tanıdığını biliyorum 8 buçuk ay konuşup tanışmıştık zaten..

 

İsmine karar verememiştik bir türlü, Fatıma Rümeysa kalmıştı elimizde en son.. Efendi'den aldığım teşvikle annesinin ismi Berrin olması hasebiyle, yakın olsun diye, Fatıma Berra dedik..

 

Babam okudu ezanı, kamedi ve ismini,

Ve babam Fatıma Berra diye kulağına ilk seslendiğinde inanılmaz bir tebessümle odadakileri şok etti bebeğimiz.

 

Umarım tebessümün baki olur Fatıma Berra, umarım bu dünyayı kolaylıkla atlatıp ana vatana salihalardan olarak göçeder anne ve babana şefaat edersin..

 

İnsan ölmeye doğarken başlar..

 

Kızım, inşallah şehid olursun..

 

 

***

 

Bu arada “babalığın” sadece bir titr olduğunu öğrendim. Anneliğin milyonda biri etmezmiş. Özellikle ellerin kolların bağlı hiçbirşey yapamadan beklerken..

 

Sadece doğurmayı kastetmiyorum.. Uyku uyumadan 2 saatte bir (bazen yarım saatte bir) emzirmek, altını değiştirmek, gazını çıkarmak.. Hadi emzirme hariç hepsini yaptım diyelim, benim obur aşkım annesinin canını öyle bir yakıyor ki emerken, “bir saat sonra bu anne bu bebeği nasıl emzirir?” Diye hayret ediyorum..

 

Canım kızım seni Mevla'nın bir emaneti olarak aldık, kabul ettik, nefsimizden çok daha fazla sevdik, hayatın manalarından biri oldun bizim için ama, seni kimse annenden fazla sevemez, bunu anladım, yarışmıyorum..

“En çok anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun?” diye sorsa bir münasebetsiz, tereddütsüz “annemi” de kızım.. O, senin sevgini layıkıyla hakediyor, ve sen onu hiçbir zaman hakettiği kadar sevemeyeceksin.

 

İşin kötüsü, bu en minik aşkımı avuçlarıma alıp, çatık kaşlarıyla göz göze gelmeye çalışırken aklıma hep şu geliyor:

“İşte biz de bu kadar sevildik”

Bu sevginin karşılığını ne kadar vermeye çalıştık?

 

 

Not: Tabi, kızımıza lakap koymayı unutmadık, annesine "atletico madrid" diyordum, kızıma da "sporting lizbon" dedim, fakat gerçek lakabı POTOSO (S'nin üzerinde inceltme işareti var)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/4/2009 - seçimler bitti, kim sevinsin?

Kategori: siyaset
Yazar Sunusi F. Onay   

 

Muazzam bir seçim atmosferinden sağ salim çıktık.

Hemen bir hatırlatma yapalım, renkli saman kağıdı, artı dandik bir metal “evet” kaşesi ve renkli zarflar.. İstediğiniz matbaada istediğiniz kadar yaptırıp, kaşeletip, çuvallara doldurarak sağa sola bırakabilirsiniz, neredeyse bedava maliyet.. dağıtacak minibüsün mazotundan daha ucuz..

Dörtbir yana cephane gömen, dağıtan uzman arkadaşlar iyi bilir.. 

Bu yüzdendir ki, pek de “halktan” olmayan, başörtülü sandık görevlisi istemeyen, son anda kimlik no şartı koyarak bizlere şaka yapan, şakacı YSK , bu tür çalıntı oy şakalarını pek ciddiye almıyor, sonuçta tutanaktaki oy ile sandıktan çıkan oy sayısı eşitse mesele yoktur.. 

CHP ortalığı manipule ederek, taraftarlarını sokaklara dökerek, seçim sonuçlanmadan “sonuç açıklayıp, zafer ilan ederek” ergenekon avukatlığından çok daha başka şeyler yapmaya çalışıyor, gözümüzden kaçmadı.  

MHP lideri sessizlikle taraftarlarını sakinleştirerek puslu havanın dağılmasını bekliyor, takdir ve tebrikle izliyoruz.  

Peki sonuçlar da belli olduğuna göre kim sevinsin? 

Önce CHP sevinsin..

Zira müjde! Solda birlik sağlandı. Türkiye'de mevcudiyetini muhafaza eden %25 sosyal demokrat vardı, %23'ünün oylarını CHP aldı. Hiçbir somut projesi olmadan sadece AKP nefretiyle oy toplamasına bakacak olursak bu çok büyük bir başarıdır. Şu durumda CHP'nin başında Erbakan'da olsa bu oyu alır.. Hatta şöyle de denilebilir: AKP'nin başına Deniz Baykal'da geçse CHP'liler AKP'ye oy vermez..  

MHP kesinlikle sevinsin..

Konjonktürde görülen manzara genel seçimlere kadar devam ederse (ki edeceğini sanmam) AKP'deki erime devam eder, AKP'den kaçan oylar MHP'ye gelir ve MHP AKP'yi zorlayan bir parti olarak ikinciliğe yükselir. Bazı bölgelerde umutsuz MHP seçmeni CHP'ye oy verdiğine göre MHP'nin oyu gözükenden zaten fazladır, tahminimce.. 

DTP sevinmesin.Kimlik partisi olup da kimliğin sadece %30'unun oyunu alan bir partinin sevinmeye hakkı yok, İddia edilen Kürt nüfusa ve DTP'ye verilen oyların adedine bakarsak, Kürtlerin büyük çoğunluğu hala DTP'yi tercih etmiyor.. AK Parti de henüz sevinmesin..Birinci çıktı, seçim galibi, oyları düştü, hala rakipsiz.. ama sevineceği seçim bu değil..

Recep Tayyip Erdoğan'ı plansız görmedik.. Yüzde yüz kazanacağı bölgelerde bize göre yanlış aday çıkararak kaybetti, ama “kaybetmek bir seçimse, buna yanlışlık diyemeyiz..” AKP oy oranını sanki kendi iradesiyle düşürdü gibi.. Genel seçimde oy partilere verileceği için bu oran daha da düşmez.. hatta artık kemikleşen tabloyu görmüş olduk diyebiliriz. Eğer bu seçim bir genel seçim olsaydı düşen grafik korkuturdu, fakat AKP bir nevi sigorta yaptırarak genel seçim öncesi, bu grafikle çıtasını %47'nin altına çekti, çok akıllıca.. 

Önümüzdeki 3 sene AKP, içeride değil dışarıda yaptıkları ile oy toplayacağı için muhalefetin zaten pek şansı yok. AKP'ye sadece kendi hataları oy kaybettirir. Erdoğan bu yüzden “Sen Türkiyesin, büyük düşün” sloganını icad ederek genel seçime hazırlık yapıyor.

Dış dünyada yükselen gurur ve biten krizin verdiği rahatlama oya tahvil edilecektir muhakkak. Bu 3 sene ülkemiz için diplomatik açıdan biraz riskli geçecek sanırım, bunun sinyallerini alıyoruz.

Zira artık AKP'nin başarısızlığı demek bir iktidar kaybı olmayacak sadece, ülke için de bir risk taşıyacak. Diplomasisi güçlü ülkelerde bir sorunun iki cevap seçeneği vardır: evet ya da hayır..

Dolayısıyla AKP'nin verdiği yanıtın aksine bir yanıtı verecek olan en güçlü parti tek başına ayakta kalacak ve ABD tarzı iki partili bir demokrasiye önümüzdeki 3 seneden sonra “kansız” bir şekilde geçmiş olacağız.. 

Bu tek muhalefet partisinin hangi parti olacağını henüz bilmiyorum (belki şu an mevcud değil) ama hangi partinin olmayacağını iyi biliyorum..

 Yerel Seçimler 2009 belediye başkanlıkları
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/4/2009 - seçimler bitti, kim sevinsin?

Kategori: siyaset
Yazar Sunusi F. Onay   

 

Muazzam bir seçim atmosferinden sağ salim çıktık.

Hemen bir hatırlatma yapalım, renkli saman kağıdı, artı dandik bir metal “evet” kaşesi ve renkli zarflar.. İstediğiniz matbaada istediğiniz kadar yaptırıp, kaşeletip, çuvallara doldurarak sağa sola bırakabilirsiniz, neredeyse bedava maliyet.. dağıtacak minibüsün mazotundan daha ucuz..

Dörtbir yana cephane gömen, dağıtan uzman arkadaşlar iyi bilir.. 

Bu yüzdendir ki, pek de “halktan” olmayan, başörtülü sandık görevlisi istemeyen, son anda kimlik no şartı koyarak bizlere şaka yapan, şakacı YSK , bu tür çalıntı oy şakalarını pek ciddiye almıyor, sonuçta tutanaktaki oy ile sandıktan çıkan oy sayısı eşitse mesele yoktur.. 

CHP ortalığı manipule ederek, taraftarlarını sokaklara dökerek, seçim sonuçlanmadan “sonuç açıklayıp, zafer ilan ederek” ergenekon avukatlığından çok daha başka şeyler yapmaya çalışıyor, gözümüzden kaçmadı.  

MHP lideri sessizlikle taraftarlarını sakinleştirerek puslu havanın dağılmasını bekliyor, takdir ve tebrikle izliyoruz.  

Peki sonuçlar da belli olduğuna göre kim sevinsin? 

Önce CHP sevinsin..

Zira müjde! Solda birlik sağlandı. Türkiye'de mevcudiyetini muhafaza eden %25 sosyal demokrat vardı, %23'ünün oylarını CHP aldı. Hiçbir somut projesi olmadan sadece AKP nefretiyle oy toplamasına bakacak olursak bu çok büyük bir başarıdır. Şu durumda CHP'nin başında Erbakan'da olsa bu oyu alır.. Hatta şöyle de denilebilir: AKP'nin başına Deniz Baykal'da geçse CHP'liler AKP'ye oy vermez..  

MHP kesinlikle sevinsin..

Konjonktürde görülen manzara genel seçimlere kadar devam ederse (ki edeceğini sanmam) AKP'deki erime devam eder, AKP'den kaçan oylar MHP'ye gelir ve MHP AKP'yi zorlayan bir parti olarak ikinciliğe yükselir. Bazı bölgelerde umutsuz MHP seçmeni CHP'ye oy verdiğine göre MHP'nin oyu gözükenden zaten fazladır, tahminimce.. 

DTP sevinmesin.Kimlik partisi olup da kimliğin sadece %30'unun oyunu alan bir partinin sevinmeye hakkı yok, İddia edilen Kürt nüfusa ve DTP'ye verilen oyların adedine bakarsak, Kürtlerin büyük çoğunluğu hala DTP'yi tercih etmiyor.. AK Parti de henüz sevinmesin..Birinci çıktı, seçim galibi, oyları düştü, hala rakipsiz.. ama sevineceği seçim bu değil..

Recep Tayyip Erdoğan'ı plansız görmedik.. Yüzde yüz kazanacağı bölgelerde bize göre yanlış aday çıkararak kaybetti, ama “kaybetmek bir seçimse, buna yanlışlık diyemeyiz..” AKP oy oranını sanki kendi iradesiyle düşürdü gibi.. Genel seçimde oy partilere verileceği için bu oran daha da düşmez.. hatta artık kemikleşen tabloyu görmüş olduk diyebiliriz. Eğer bu seçim bir genel seçim olsaydı düşen grafik korkuturdu, fakat AKP bir nevi sigorta yaptırarak genel seçim öncesi, bu grafikle çıtasını %47'nin altına çekti, çok akıllıca.. 

Önümüzdeki 3 sene AKP, içeride değil dışarıda yaptıkları ile oy toplayacağı için muhalefetin zaten pek şansı yok. AKP'ye sadece kendi hataları oy kaybettirir. Erdoğan bu yüzden “Sen Türkiyesin, büyük düşün” sloganını icad ederek genel seçime hazırlık yapıyor.

Dış dünyada yükselen gurur ve biten krizin verdiği rahatlama oya tahvil edilecektir muhakkak. Bu 3 sene ülkemiz için diplomatik açıdan biraz riskli geçecek sanırım, bunun sinyallerini alıyoruz.

Zira artık AKP'nin başarısızlığı demek bir iktidar kaybı olmayacak sadece, ülke için de bir risk taşıyacak. Diplomasisi güçlü ülkelerde bir sorunun iki cevap seçeneği vardır: evet ya da hayır..

Dolayısıyla AKP'nin verdiği yanıtın aksine bir yanıtı verecek olan en güçlü parti tek başına ayakta kalacak ve ABD tarzı iki partili bir demokrasiye önümüzdeki 3 seneden sonra “kansız” bir şekilde geçmiş olacağız.. 

Bu tek muhalefet partisinin hangi parti olacağını henüz bilmiyorum (belki şu an mevcud değil) ama hangi partinin olmayacağını iyi biliyorum..

 Yerel Seçimler 2009 belediye başkanlıkları
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2009 - Doğuma Doğru

Kategori: aktuel
Yeni bir insan geliyor dünyaya.

Eğer rızkı varsa, 1 ay sonra geliyor almaya. Rabbi onun için bir barınak ve konfor oluşturdu, anne ve baba tayin etti.

Babası olarak bu fakir seçilmiş, annesi olarak da sevgili hanımım..

1 ay sonra tanışacağız ama bilmiyorum belki Rabbi ona bizi tanıştırmıştır önceden: "Rızkını şu kullarımın aracılığıyla yolladım, endişeden uzak ye iç" diyerek.

Sırası gelmiş, yine bir ruh daha beden buluyor..
Kalu Bela'da aynı anda yaratılmış olan akranlarız, bedeni bilmem kaç milyarlık elementlerden oluşuyor, aynı yaştayız ruhen ve aynı yaştayız evrenle maddeten ama bizler eskiyiz bebek yeni..
Biz annesi ve babası olarak tayin edilmişiz, o çocuk.

Rabbi, bu eksi kulunun yeni bedenini yarattıktan sonra bir aşk ilham etti bizim kalbimize..
Daha doğmadan sevdik yavrumuzu..
"Bu sevgiyle bakın, besleyin, büyütün emanetimi, canınızdan aziz bilip öyle koruyun" dedi Rabbül alemin.
İşittik ve itaat ettik; bizleri de böyle sevdirip korutmuştu..

"Belli bir zamana kadar ona öğretin, Ben'i ve Habib'imi anlatın ona" diye buyurdu.

***
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk..
***

Canımız başımız üstüne;
Emaneti aldık ve kabul ettik, sorumlu tutulmaya talip olduk;
Rezzak ism-i şerifine bir tezahür de biz olmayı diledik..

Ey merhametlilerin en merhametlisi,
Bize, sana dönünceye kadar bu gurbette iyilikler ihsan et.. Ve daha sonra da..
Birbirinden habersiz bu üç ruhu aile yapan kudretinle bizi kolla, gözet ve sırat-ı müstakim'e ilet.
Nefsimizle olan mücadelemizde ruhlarımızı muzaffer kıl.

Şüphesiz ki bizler çok ağır bir yükle yüklendik, Sen'in yardımın olmazsa bu yük bizim mahvımıza bir sebeptir. Haddini aşan kullar olmaktan sana sığınırız.

Sözlerimiz riya ya da yalan değil ve bizlere de yalan söylenmedi..
Mevlamız,
Sen sevilmeye tek layık olansın ve bütün sevgiler sana duyulan tek bir sevgiden ilhamdır.

Bizleri yavrumuza olan sevgimizle imtihan etme..
Bizleri sevgimizle imtihan etme..

Sevgi, senin sevgindir,
Senin mahlukunu sevmendir..
Bizleri kalbimizdeki sevgimizle imtihan etme..
Senin sevmediğini al kalbimizden, bizleri islah etme..
Bizlere nurunla hidayet ver..

Ey merhametlilerin en merhametlisi..
Bizlere ve sevdiklerimize iki cihanda da merhamet et..

AMİN
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/2/2009 - Üstad-ı Azam Ahmet Nejdet Kompüter'den Diplomasi dersleri

Kategori: mizah

Sevgili Dostlarım,


Bu yazıyı yine baskılardan bunaldığım için yazıyorum. Biliyorsunuz daha önce de beni cumhurbaşkanı olarak görmek istediğiniz için yazmıştım. Bu sefer Davos'daki rezalet üzerine, gelen ricalardan ötürü isteyenlere diplomasi dersi vereyim dedim.


Tabii ki Başbakanımızın İsrail Cumhurbaşkanına layık gördüğü muameleyi hep birlikte hiç beğenmedik. Bu bizim örf ve adetlerimize hiç mi hiç yakışmadı. Öncelikle, salona girdiklerinde başbakanın nazikçe kendisinden yaşça büyük olan Simon'un elini öpmesi gerekirdi (ben ona Simon derim, hatta keyfim yerindeyse “lan simoviç” diye takılırım kendisine); malum-u aliniz, bizde önce büyüklerin eli öpülür, değil mi? Simon'un da yine nazikçe Erdoğan'ın çenesinin altını avuçlayıp “maşallaa maşallaa el öpenlerin çok olsun” demesi gerekirdi. Tabi Burda Simon'u hoş görüyoruz, zira önce Erdoğan Simon'un elini öpmeyerek saygısızlık yaptı.


Gelelim oturuşa, büyüklerin yanında bırak ayak ayak üstüne atmayı biz oturamazdık bile, öğrencilerim Mesut'la Ecevit'i, hatırlayın nasıl da hazırolda beklerlerdi Bush'u. Işte nezaket ve görgü budur. Erdoğan burada da bizden eksi puanı aldı.


Hiç unutmuyorum, yine sefirlik günlerimin birinde, bir ülkeye gitmişiz, büyük ricalarımız olacak.. Bir ara ev sahibi devlet başkanı su istedi de görevliler duymadı sanırım, hemencecik diplomasi atağı yaparak suyu koşup getirdim, tabi üzerini bir peçete örtmeyi de unutmadım ve bardağı en altından tutarak uzattım. Bu ziyaretimizde ricalarımız yerine gelemedi malesef ama başka bir ülkedeki resepsiyonda bu devlet başkanı beni hemen tanıdı ve büyük bir güvenle benden soğuk şampanya istedi. Bakınız, bu yabancılar güvenmedikleri adamdan bir şey istemezler. Şimdi ben sanmıyorum ki herhangi bir devlet başkanı bizim başbakandan su istesin, kabuklu yemiş bile istemez, niye? Güvenmez de ondan. Demek ki neymiş, güven duygusu diplomaside en önemli şeymiş..


Yine birgün Kore'deyiz, güneyde yani, kurtuluş yıldönümü resepsiyonu.. Yanıma çekik gözlü biri geldi, birşeyler diyor anlamıyorum. Hemen büyük bir saygıyla ellerimi birleştirerek huzurunda eğildim, şimdi bu onların kültürü, biz de biliyoruz yani.. Neyse, bu bir afalladı önce baktı ki saygıda önde gidiyorum, hemen o da eğildi çakal. Ben daha çok eğildim, o da eğildi.. diğer konuklar da takdirle beni izliyorlar, hemen oracıkta golü attım, secdeye kapandım.. Daha önce de görmüştüm babannem namaz falan kılardı, ordan biliyorum.. Neyse, bu tabi kaldı öyle, secdeye de kapanamadı.. Sonra baktım millet dağılıyor meğersem garsonmuş bu, yemek başlamış da içeri çağırıyormuş, ama nasıl kötü bir ingilizce aksanı anlatamam.. Gerçi iyi olsa da anlatamam, ben ingilizce bilmiyorum, ama fransızcam sular seller gibi.. Velhasıl kelam, o adam güney kore başbakanı olsaydı bugün Kia'sıydı Hyundai'siydi bir SsanYong'uydu hepsine ucuz ucuz biniyor olacaktık, efendime söyliyeyim.


Fransızca demişken birgün Mitterand'ın eşi gelmişti de kendisine “Je'taimme” demiştim, gül gül öldük sonra. Bu fransız korumalar artık ne anladılarsa bi giriştiler bana, topkapı sarayında ağzıma gözüme indiriyorlar. Şimdi bu fransada cezayirliler, faslılar, tunuslular falan var, sanırım korumalar da onlardan, anlamadılar yaptığım espiriyi.. halbuki “size aşk hissediyorum” diyorum, şaka yani.. Diplomaside espiri çok önemlidir, bak sonra bu bayan Mitterand bir mahçup oldu, giderken beni sormuş, ben tabi o sırada koruma müdürü ile merkezdeyiz, özürler falan.. neyse çok güldük sonra, 5-10 karton sigara, viski falan verdim de gönlünü aldım, olur böyle yanlış anlaşılmalar.


Erdoğan da Davos'da konuşmasına başlarken “Mişon, Solomon bir de Temel trende gidiyorlarmış...” babında bir fıkra kelamı edip havayı yumuşatsa böyle olmazdı, değil mi? Tabi bunlar vizyon isteyen işler. Bu israilliler zaten yorgun adamlar, tonlarca bomba atmışlar, kolları kopmuş, önce streslerini alacaksın, sırtlarını sıvazlayıp “he.. he..” diyeceksin. Yoksa ülkemizin itibarı zedelenir, tamiri mümkün olmayan işler olur. Çıkarlarımız zarar görür. İşte biz 80 küsür senedir bu ince oyunları, büyük ustalıklarla kıvırdığımız için bugün Türkiye dünya diplomasisinde en ön sırada yer almaktadır.


Hiç unutamam, hatırladıkça da gözlerim dolar, Birleşmiş Milletler'e üye ülkeler toplantısında fotoğraf çektiriyoruz Amerikan Başkanı'nın tam yanındayım böyle omuzlarımız değdi değecek, hatta biraz sürttürmeye de çalışmıyorum değil, hemen ingiliz başkanı girdi aramıza, bak, nasıl kıskanıyor beni, yanımda olmak istiyor, derken Almanya Şansölyesi girdi, Fransa derken benim bu sağ yanımı paylaşamıyorlar. Aman aman, Polonya, Çin, Çekoslovakya, Zaire, Nijerya, Uruguay derken dünya liderleri paylaşamıyorlar benim yanımı efendime söyliyeyim.. Hülasa, resim çekiliyor artık, ben, inanırmısnız en üst sıra (ki sekiz sıra var) en soldayım, yanımda da Guatemala fahri büyükelçisi, sanki kurayı o kazanmış gibi, dünya liderleri paylaşamamışlar yani beni. Amerikan başkanı birinci sırada ortalarda kalmış.. Tabi bu teveccüh şahsıma gösterilmiş bir lütuf değil, temsil ettiğim ülkeye bir kompliman adeta.


Ya, biz işte böyle günler gördük, yaşadık. Lakin bu Davos'daki olanlar beni ziyadesiyle üzdü, çok mütehassıs oldum. Umarım uygun bir zamanda fırsatını bulabilirsem Başbakanımıza da bu konudaki tecrübelerimi şahsen aktarabilirim.


Şimdilik bizden bu kadar, tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın benim aziz dostlarım.


Ahmet Nejdet Kompüter

(emekli dip. siv. atş. asil kişi)

 

Sayın A. Nejdet kompüterin Cumhurbaşkanlığı adaylığım başlıklı yazısı için lütfen buraya tıklayınız

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/2/2009 - Terörizmin Hindistan'da Verdiği Önemli Mesaj

Kategori: aktuel

Terörizmin kanlı yüzüne bir kez daha tanıklık ettik. Hindistan'da yüzlerce insan öldürüldü ve yaralandı. Türkiye'deki Amerikan konsolosluğunda gerçekleşen terör eylemiyle Hindistan'daki bu eylem arasında korkutucu bir benzerlik dikkatimizi çekiyor. İki eylemin de uygulanış stratejisi artık terörizmin daha bilinçli yapıldığının bir göstergesi.

Çöp tenekesine konulan bombalar ya da bomba yüklü araçlar, hatta canlı bombalar da değil mesele, terörizmin bu aktörleri sinsice bomba bırakıp kaçmıyorlar artık. Hep beraber izliyoruz, beyinleri uyuşturulmuş bir şekilde üzerine bomba giyen terörist yerine bilinci son derece açık, cephanelik gibi adamlar (ya da çocuklar!), soru sorarak, adam gözeterek ateş açıyorlar ve yüzlerce kişinin canına dokunabiliyorlar.

İstanbul'da da böyle olmuştu. Nispeten daha yaşlı teröristler ateş açarak konsolosluğa olabildiği kadar zarar vermek istemişler ve ne hikmetse tek Amerikalının kılına zarar gelmeden eylem sona erdirilmişti. Belki de eylemin amacı buydu, amerikan varlığından hoşnut olan Türklere zarar vermek! Bu sayede Türk halkına “niye bu adamlar yüzünden biz ölüyoruz?” sorusunu sordurmayı da amaçlamış olabilirler. Sonuçta bu eylem bomba yüklü bir araçla daha ucuza yapılabilirdi, hatta verilen zaiyat da artırılabilirdi, ama burada bir çatışma görüntüsü vermek “bombanın sinsiliğinden” çok teröristin azmi ve sözde cesaretini kamuoyunun bilinçaltına bir sempati ile sokma konusunda daha etkili olurdu. Demek ki burada asıl hedef Amerikan konsolosluğu değil, olası bir ABD-X savaşında da lazım olabilecek kamuoyundaki amerika sempatisiydi.

Hindistan'da niye böyle bir eylem yapıldı peki?

Bu sorunun cevabını Aden körfezinde arayalım!Nato bile bölgedeki mevcut kuvvetleri ile Aden körfezindeki korsanlara müdahale edemezken (!) Hint donanmasının korsan gemilerine ateş açarak birini batırmaları (yanlışlıkla bir de korsanların hedefi olan yük gemisini batırmışlardı) ve hatta birkaç korsanı esir almaları bu terörist eylemin bir nedeni olabilir mi?

Hindistan nispeten bağımsız bir ülke (Pakistan'a göre). Pakistan İngiltere'nin ve ABD'nin emirlerinden çıkamaz, Hindistan ise NATO'nun karışma dediği bir işe karışabilir. Eğer durum böyleyse Hindistan'ın bir bedel ödemesi gerekirdi.

Somalili korsanlar gemi başına 30 milyon dolar para alabiliyorlarsa, muhtemelen daha ilk başarılı operasyondan sonra eylemlerini bitirip villalarının havuzunda kokteyllerini yudumlamaları gerekirken, işi daha da büyütmeleri, bu işin basit bir korsanlıktan çok bir savaşa kalkışacak gücün yapacağı hazırlığa benzediğini düşünmemek elde değil. Korsanların limanları var ama bilmiyoruz rafinerileri var mı, zira ellerinde ağzına kadar petrol dolu dünyanın en büyük tankeri var. Hatta silah yüklü bir ukrayna gemisi ile hurda demir yüklü diğer gemilerle de bir çok proje gerçekleştirilebilir, e paraları da var zaten..

Peki NATO ya da Hindistan'dan başka bir güç niye müdahale etmez bu işe? Korsanlardan (uluslararası teröristler diyelim) korktukları için mi?

Yoksa İngiltere başbakanı Gordon Brown'ın tarihini de verdiği büyük terörist saldırısının gerçekleşmesini mi bekliyorlar. Bu saldırı olasılığını Avusturalya başbakanı ve en son Obama da dile getirmişti.

Birbirleri ile ilintili olan bu terörsit faaliyetleri en sonunda mutlaka bir çıkara hizmet ediyor, orası kesin. Bu çıkarın ölen 2 milyondan fazla Iraklının ya da Afganlının olmadığı da kesin!

Son açıklanan CIA raporlarına göre refah seviyesi batıdan doğuya kayıyor, 18.yüzyılda sömürülerek medeni batıyı ortaya çıkaran doğu artık sömürülmek istemiyor. Global kriz artık kağıttan para kazanma devrinin de sona ermek üzere olduğunu işaret ediyor. Yeni sömürgeler da bulamayacaklarına göre doğunun eski kaos günlerine dönmesi batı için şart. Yoksa medeni batı sadece işsizlerine her ay milyarlarca avro nasıl ödeyebilir. 

Bakın Afrikaya.. Her 100 çalışanı çalışmayan 1 batılının işsizlik sigortasını ödüyor.

Zamanında öyle bir tokat yemiş ki batıdan, bir daha düzelebilmesi için yeni bir Nuh tufanı gerekir.

Ve bu tufanın küçüğü doğuda görülürse batı tekrar kurtulur.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/2/2009 - Başbakan Gürledi; Ne Oldu? Ne Olur?

Kategori: siyaset

Canlı yayında Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın ilk konuşmasını izlerken gözüm televizyonun ekranındaki “canlı” ibaresine takıldı. “Acaba hakikaten canlı mı?” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Zira Başbakan konuşmasında oldukça samimi bir üslupla İsrail'i dünyaya şikayet ediyordu. Duyduklarım beni bir “taraftar” olarak biraz fazla memnun etmişti ki kaygılanmaktan kendimi alamamış ve “Vay canına, canlı yayında resmen sırları deşifre ederek gerçekte İsrail'in ne olduğunu dünyaya deşifre ediyor" diye düşünmüştüm. Öyle ya, her Türk politikacı İsrail'in ne olduğunu kapalı kapılar ardında bilir ve konuşur ama bunu kapısız bir yerde ifşa edemezdi.

 

Simon Peres, malum bir konuşmayı cesur bir üslupla yaparken de hayıflandım ve not alan Başbakan Erdoğan'a bakarak “keşke not aldığı şeylerin cevaplarını verebilse” dedim.

 

“One minute” çıkışını duyduğumda irkildim. Moderatörün izin vermeyişine “Olmaz, one minute” diyerek elini kaldırışını ve sararmış yüzünü gördüğümde koltuğumdan heyecanla ayağa fırladım. Gerisini gözlerimde yaş, yüzümde kontrolsüz bir tebessümle, kalbim şakaklarımda çarparken, ayakta izledim.

 

Tekrar tekrar izledim.

“Benden yaşlısın.. Sesin çok yüksek çıkıyor” şeklinde Başbakanın Türkçe 2. tekil şahıs hitabına maruz kalan İsrail Cumhurbaşkanı'nın bir eli dizinde diğer eliyle kulaklığını bastırmaya çalışırken mimiklerini takip ederek kendisiyle empati kurmaya çalıştım. Acaba neler hissediyordu Cumhurbaşkanı?

 

Tekrar tekrar izledim.

Salondaki izleyicin alkışlı reaksiyonuna büyük bir telaşla katılıp panik halinde Başbakan Erdoğan'ı alkışlayan Amr Musa'ya takıldı gözlerim. Başbakan salonu terk ederken Arap Ligi Genel Sekreteri önün kesip sarılmak istedi ve Başbakan sadece elini sıkmak ve uzak durmakla yetindi, hızını bile kesmeyip yoluna devam etti. Sonra dosyasını alan Amr Musa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin koltuğa pat pat vurarak yerini göstermesi ile oturuverdi. Sanki Genel sekreter şöyle demişti “fiyt fiyt.. Amr, gel oğlum.. Amr.. gel.. gel oğlum.. otur.. otur oğlum yerine.. Amr gel!”

 

Umurumda değildi. Normal şartlar altında Amr'ın durumuna üzülürdüm belki ama artık şartlar normal değil. Saflar çoktan ayrılmıştı. İsrail'in kara harekatından önceki hava taarruzundan beri saflar belli ve net artık..

 

O muhteşem geceden sonra ne oldu peki?

Peres Erdoğan'ı arayarak özür diledi. Erdoğan'ın ilk konuşmasındaki doğrular güme gitti. Norveç işçi partisi, Peres'in nobel barış ödülünü iade etmesi gerektiğini deklare etti. İran Nobel'e Erdoğan'ı aday gösterdi. 1 buçuk milyar müslüman Galatasaray'ın UEFA kupasını almasından sonra ilk defa onore olduğunu hissetti (acı, alakasız, ama gerçek). Türkiye'nin milyonlarca dolarlık bir lansmanı gerçekleşti. Ve belki biraz turist kaybetmişizdir!..

 

Ya olmayanlar? Neler olmadı neler!..

Mesela hiçbir arap devletinden resmi olarak en ufak bir tepki ya da destek gelmedi. Çıkan toz duman yatışınca, o lafları söyleyen Erdoğan'ın hala çarpılmadığını gören o malum çevre kesin olumlu tepkiler vereceklerdir. (Bugün duyduk ki S.Arabistan Kralı ilk defa bir konuğu için sarayından çıkmış ve Türkiye Cumhurbaşkanını Riyad'a inen uçağının merdivenlerinde karşılamış).

 

Gazze'de, Ürdün'de, İran'da, Suriye'de ve Yemen'de insanlar sokaklara dökülüp Erdoğan posterleri ve Türk bayrakları ile gösteriler yaptılar. Diğer müslüman kardeşler yutkunarak seyrettiler. Hatta belki de faşist Arap ülkelerinde yaşayan kardeşler bu olayları seyredemediler de..

 

Peki şimdi ne olur?

Türkiye Cumhurbaşkanı Gazze'nin tapularını İngiltere'ye doğru sallayarak “Aslında bu bombalanan yerlerin tapuları bizde” diyordu, İngiliz sömürge bakanlığına açılan geçmiş davaları kastederek... Türkiye Cumhurbaşkanı boş konuşmaz, elbette önemli bir ifade yatıyor burada. Birgün Gazze'ye Türk bayrağı çekilir de Halid Meşal Ak Parti Gazze Belediye Başkanı olursa hiç şaşırmayın. (zira Gazze'den CHP'ye oy çıkmaz).

 

Ergenekon destekçilerinin ifadeleri ile İsrailli idarecilerin açıklamaları arasında da bir benzerliğe rastladım, Ergenekon destekçileri “orduyu yıpratmayın” diye yırtınırken, israilliler de Hamas bize saldırıp barışı bozdu diyorlar. Benzerlik şurada:

 

Aslında Türkiye'de ordu çoktan yıpratılmış ve şimdi orduyu yıpratan ayrık otları temizlenerek ordu güçlendiriliyor ama nedense manzarayı tasvir edenler milleti beyinsiz zannettikleri için sanki ordu yıpratılıyor gibi bir izlenim oluşturmaya çalışıyorlar. Taktiktir, uygulanır gayet normal..

 

İsrail'de, daha doğrusu Filistin'de de aynı durum söz konusu. Sanki Hamas “Araplara rahat battığı için” durup dururken kurulmuş, Terörist İsrail devleti Filistin'i işgal edip işgal ettiği yerlere yahudi yerleşimcileri yerleştirip asıl sivillerin arkasına saklanan kendileri oldukları halde, kendi topraklarını korumak için silahlı direniş gösteren ve %75'lik oy gücüyle filistin halkının tek meşru temsilcisi olan mukavement gücü HAMAS'a “saldırgan, barış bozucu” diyorlar ve dünya da bunu yiyiyor. Sözde iki soba borusu kimseye zarar veremeden tarlalara düştüğü için 479'u çocuk yaklaşık 1500 insanı öldürüp barış tesis etmeye çalışıyorlar.

 

Ayıp ayıp, ABD. bile hiç değilse ikiz kulelerini yıkıp, 2000 vatandaşını öldürüp adam gibi bir mazeret imal ederek daldı Irak petrollerine. İsrail'in o kadarcık bile saygısı yok kamuyoyuna, onu da yapmıyorlar. Direk Gazze'yi bombalayarak nüfus yoğunluğunu “aslında öldürerek değil” ülkeden kaçırtarak düşürmeye çalışıyorlar. Zaten bu yüzden İsrailliler bombaladıkları yerde oturan sivillere önceden SMS atıyorlarmış, sanki Hamas o kısa mesajları okuyup da kaçmayacak. Amaç kamuoyunu keriz yerine koymak değil tabi, o kerizlik kamuoyunda baki. Tıpkı Hitlerin musevi Hazar Türklerini ve Çingeneleri öldürerek yahudileri korkutup Kudüs çevresinde toplanmaya zorlamaları gibi (Hitler ve Stalin olmasaydı İsrail kurulabilir miydi?). İsrailliler de derslerini iyi çalışmışlar anlaşılan, bölgeyi boşalttırıp dozerlere gerek olmadan dümdüz ediyorlar.

 

Bütün bu olan bitenler yukarıda değindiğimiz safların netleşmesi konusunda oldukça yardımcı oldu, hem içeride hem dışarıda.

 

Arap liderlerinin sözde ilgisizliği yanında Doğan medyasının hızla su alan amiral gemisinin yazarlarının tutumu da oldukça dikkat çekici oldu. Doğan medyasının televizyonu Erdoğan Peres'i aradı” diyerek yalanlarla aslında temennisini dile getirirken, ben başka kanallardan Peres'in arayıp özür dilediğini işitiyordum mesela. Bazı çatallaşmalar gözükse de manşetlere yansıyan ezici çoğunluğun fikirleri de bu temennilerdi ve bir kez daha Türkiye'ye karşı İsrail tercih edilmişti. Zira onlar kendi ülkelerinin güçsüzlüğüyle övünüp İsrail'e ve Batıya yaranmayı görev addederler. Neyse.. Sürprize bakın ki üst üste yaptıkları bütün tercihleri yanlış çıktığı gibi bu da yanlış çıkacak; çünkü, müthiş bir ekonomik krizle boğuşan dünyanın sözde medeni ülkelerine göre Türkiye artık çok daha güçlü..

 

CHP'ye gelince, kurmayları olayın hemen akabinde tek ağızdan Erdoğan'a saldırmalarına rağmen, kamuoyunu iyi etüd eden liderleri Baykal, Erdoğan'a destek çıktı. Tabi çarşaf açılımı gibi bu da eğreti durdu ve hiç samimi gözükmüyor.

 

Siyasetçi yaptığı her şeyi bir anlamda oy için yapar, mesleği bunu gerektirir. Baykal'da Başbakan'a “bunu iç seçim malzemesi yapma” diye uyarıda bulunarak bir anlamda kendisi bu olayı iç seçim malzemesi yapmıştır, bu da ayrı tartışılması gereken bir konu.

 

Başbakan Erdoğan Ak Partiden taşarak Türkiye'ye, buradan da taşarak dünyaya açıldı. Bu çıkışı kendisine dünya liderliğine oynama fırsatı verdi. Korkanlar var, doğrudur belki korkmak da gerekir; cesaret çoğu zaman cehaletten gelir, ama gördüğümüz kadarıyla Amerika'nın Irak'a demokrasi getirme denemesi başarısız oldu, şimdi sıra Türkiye'de, durum ve koşullar bu denemeye oldukça müsait. Türkiye bölgeye demokrasi getirirse bu durum faşist Arap Devletlerinin sonu İslami bir bilinçlenme ve yükselişin de başlangıcı olur.

 

İsrail ile ilişkilerimiz bozulsun diye uman, ya da bozulmasından endişe edenlere de cevap verelim: Türkiye İsrail ilişkileri asla bozulmaz. Hatta müslümanlarla yahudilerin arasında da İsrail'in terörizminden önce bir sorun yoktu. Asıl sorun tarih boyu Hıristiyanlar ile Yahudiler arasında olmuştu ve her defasında ezilen, öldürülen yahudilerin imdadına Müslümanlar yetişmişti. Yakın tarihte de bu durumu unutmuş gözüken yahudi idareciler kısa zamanda gerçeği kavrayabilirlerse sorunlar da kendiliğinden çözülür. Kısa vadede bozulan bir Türkiye İsrail ilişkisi sadece yahudilere zarar verir. İptal edilecek olan anlaşmalar ve işbirliği savaş ekonomisi ve tarım dahil İsrail'i zarara sokar. “Akıllı bir İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye'ye karşı her zaman özür diler pozisyonda olur”. Özür dilemekten imtina eden İsrail'e ise ancak Türkiye'nin Türk gözüken sinsi medyası ve küçük bir takım siyasi muhalefeti yardımcı olabilir. Ergenekon çetesi ve tetikçileri de içeride ya da en azından fazla gündemde olduğuna göre Türkiye'nin gerçek hizmetkarlarının ve dolayısıyla Türk devletinin önü açıktır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/11/2008 - uyuan ideoloji

Kategori: aktuel

Ben bir uyuyan ideoloji taraftarıyım. Kavgalı olduğum kişiler bu ülkede yaşamıyorlar. Bu ülkede benimle kavgalı olduğunu zannedenlere ise sadece sitemim var.

Benim ideolojimin ideologları bu dünyada yaşamıyorlar çoğu zaman.. Yaşayanları ise ideolog olduklarının farkında değiller.

Ben milyonlarca idealistinden biriyim bu ideolojinin. Öyle ki, ne ben diğer idealistlerini tanırım, ne de onların benden haberleri var.

Bana takılan etiketler yük olur bana, söker atarım.. Kimlik icad ederler, kalıbımı çıkarmak isterler, sığmam kırarım.

Mehmet Akif'in Asımıyım ben, Necip Fazıl'ın sürünen Sakaryası, Osman Yüksel'in serden geçen öfkesiyim..
Ziya Paşa'nın dizinin dibine çömelmiş nasihatlerini dinleyenim..
En kaprisli aşkların maşukuyum belki Nihal Atsız'ın betimlediği..
Arif Nihat bana yazar, Yavuz Bülent bana anlatır..
Ve beni Fethullah Gülen ağlatır..

Hasan el Benna özlemiş beni, Muhammed İkbal çok dargın bana, Elçibey'in son nefesinde hasretindeydim, İzzetbegoviç'in umudundaydım

B en Dudayev'in uzak yeğeniydim bir zamanlar ve Ahmed Yasin'in çaresizce çağırdığı oldum Gazze'de..

Ben şimdi söyleyeyim size kim olduğumu:

“Yaşımızı hatırlamayacak kadar yaşlıyız..
Çok eski ve tanıdık bir sonbahar gecesi,
Dondurucu rüzgarda birbirini takip ederek yürümeye çalışan
Vahşi atların binicileriyiz..
Kurutulmuş etin ve soğuk soğuk terleyen atlarımızın kokusunun mest ettiği kurtların gözleri uzaklardan parlıyor üzerimize..
Ay daha ikiye ayrılmamış..

Bozkır masmavi uzanıyor altımızda..
Atalarımızı tanıyan ulu ağaçların başladığı yerden parlayan kayalara kadar..
Belli belirsiz bir ateş güreşiyor rüzgarla, beyaz atın huysuzlandığı yerde..
Bir kam yasak marşlar çalıyor kopuzuyla, yere nal izleri çiziyor..

Çok değil, bir kaç asır sonra, bir kaç atlı geçecek buradan, biz değiliz hiçbiri..
Sarayda bir ihtilal yapılacak ve Serenge'ye akacak kanlar..
Tutsak doğmamış olanlar hikayeler anlatacak, dinleyenler ümitlenecek.
Gülmeyi unutmuşlar hüzünlenecek yine..

Bir kaç asır sonra terkimizde bir kitap olacak, kulaklarımızda eski hikayeler..
Şadlar teginler secde edecekler güney batıya..

Bir akşam üzeri Tuğ kaldırılacak kızıl güneşe doğru..
Millet ata binecek, yeni yurtlara..

Kıldan çizmeleri ile dağlar aşacak, kumsallarda gezecekler..
Aynı soydan olmadıklarıyla, aynı dili konuşmadıklarıyla anda olacaklar..
Küstah bir haç kırılacak sinelerinde..

Milyonlarca beden dolusu kanla bir baştan bir başa yıkayıp temizleyecekler yurt dedikleri toprağı.. çoğalacaklar, dağılacaklar, düşecekler, kalkacaklar..

Ve bir nikahla başlayacak yeniden serüven..
Kayı boyunun yiğidi nam salacak asırlara..
Diller, dinler, ırklar kardeş olacaklar bir bayrağın altında..
Devlet-i Ali denecek adına, büyük devlet..
Barış için savaşanların ordusunda ölmek için öldüren, mazlumların en zalimi..
O gün haklılar en güçlü olacak.. ve arsızlar ezik..

İmparator denilecek hakan dedene..
Ve sen bu gururla yaşayacaksın.. ölene kadar.

Şimdi bizim şu yürüyüşümüzü hatırla..
Acı bir narayla indik Tanrı Dağından
Amacını arayan bahadırlar olarak, ve ilk iş Fatiha'yı öğrendik..
Çok değil asırlar sonra..”


Tanıyorsunuz Değil mi?
Adım Türk soyum İslam..
Fatih'i Yavuz'u şan olmuş bana. Sultanıma kızıl demiş köpekler, Mustafa Kemal'le dirilmişim, kalkmışım çöktüğüm yerden, yedi düvel hala inmemiş sırtımdan..

Ben uyuyan ideolojimin yılmaz, yalnız ve ümitvar mensubuyum..
Varsın TURANCI yazsınlar etiketime bana ne, bu da en çok Nazım Hikmet'i kızdırır..

Önümde Yunus Emre, üzerimde Mevlana
Cebimde samimi pişmanlığı Enver Paşa'nın
Kalbime sığmış Yezdan, Mustafa Kemal aklımda
Eşiğindeyim şimdi uyanıklığın..

Sunusi Fazıl ONAY

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/8/2008 - Vay, Ben Neler Gördüm!..

Kategori: aktuel
 Vay, ben neler Gördüm!..

 

Yaşım 32, yani pek yaşlı sayılmam, hele tecrübe aktaracak kadar hiç.. Ama zaman öylesine hızlı akıyor ki benim yaşımdaki adam bile yaşıtlarına ya da kendinden küçüklere bazı şeyleri hatırlatma ihtiyacını hissedebiliyor.

 

 Bizler kartuşlu ototeyp yıllarında doğduk ve walkman'in saltanatının en şaşaalı dönemine rast geldik. Henüz dijital devrim olmadığından ne bilgisayar ne cd bilmezdik (video oyunları hariç) dolayısıyla mp3 yerine kasetlerle idare ederdik. Gamewatch oynayıp, 90lık kasetleri sevdiğimiz şarkılarla doldururken özel radyolarla ve televizyonlarla tanıştık.

 

Evet, haftanın bir günü yerli film, öbür gün western izleyebilmek için tv başında beklerdik, ama kalite vardı. Yeni kanallar açılınca önce hudutsuz bir çıplaklıkla tanıştık, gece jimnastikleri, kırmızı noktalar, striptiz şovları derken, gece televizyon izlemek isteyen adama sapık muamelesi yapılmaya başlandı. Sonra tartışma programları ve reality showlarla tanıştık, kişilerin kişilere ağızlarının paylarını dağıtma azimlerine şaşırdık.

Sonra lisans parası ödemek istemeyen, reklam alıp vergiden yırtmaya çalışan radyo kanallarının milleti kışkırtıp yaptırdığı “radyoma dokunma” eylemlerini gördük, arabalarımıza siyah kurdelalar bağladık.  O zamanlar Türkçenin acımasızca katledildiği yıllardı ama kimse türkçemiz için siyah kurdela bağlamadı.  
 

Hayatımızda bilgisayar vardı ama “kısmen”, yani “tamamen” değildi henüz. Koca siyah disketlerle ve sonra küçük renkli disketlerle tanıştık. Şimdiki gençlerin bazıları “floppy disk drive” bile görmemiştir. Mp3 olmadığı için şarkıları radyolardan araklardık ve radyolar da şarkının ortasına zbam diye “filan efem” cingılını sokuverirlerdi. Hangi djler mi? Tabii ki Serdar Ortaç, Gökhan Özen falan..

 

Ve internet geldi..

Hemen ardından cep telefonu..

Önce sim kartlar ufaldı, sonra internet aboneliği adsl'e döndü.. 1 aylık sınırsız internet saçmalıkları ve şifre bulma dertleri sona erdi.

 

Öyleki şu anda  isviçre gibi medeni bir ülkede wireless hizmetini mumla ararken, Türkiye'de otellerde ve kafelerde bu iş promosyona döndü ve bedava verilmeye başlandı.

 

Tek yok olan walkmanler, 500 gramlık cep telefonları, 5 çeyreklik disketler, teleks makinesi, taşınamaz araç telefonları değildi tabi.. Yollarımızın konforlu gemileri ağır topları dolmuşlar, impalalar, chevyler, buickler bir anda ford transite dönüşüverdiler. Ha bu arada bizim yarım kiloluk cep telefonları mesaj atamıyordu hatta arayan numarayı göstermesi için operatöre ekstra para ödüyorduk..

 

Bizler İstanbul'u köprüsüz görmedik ama, boğaziçinin kamyonlara yasak olmadığı zamanları gördük. Şimdilerde yetmeyen ikinci köprünün yapılışını protesto eden andavalları da gördük. Şu an tüp geçit inşaatı da tamamlanmak üzere.. tabii bu arada anadolu yakasında bir havaalanının varlığına da alıştık.

 

Bayramlarda gazete çıkarılmasına da alıştık, gazete sahiplerinin birbirleriyle manşetlerden kavga etmelerine de.. Hatta bizim zamanımızda bir Cem Uzan vardı ki sormayın.. Kanalının ana haber bülteninde yaptıkları yüzünden kaç kere tv kumandası kırmıştım, gazete çıkarmaya kalktı ve adını bize sordu.. Ben ŞANTAJ olsun dedim ama STAR yaptılar..

 

 Cumhuriyet gazetesinin Zaman gazetesi ile yarışmaya çalıştığı yıllardı, Zaman Cumhuriyeti 10'a katlayınca Cumhuriyet yarıştan çekildi. O yıllar, Hürriyet ve Milliyet'in şerefi vardı. Zira yalan haberlerini suratlarına çarpacak başka bir gazete yoktu, sonra islamcı diye aşağılanan gazeteler geldiler ve laikçi medyanın itibarını ayaklar altına alıverdiler. Hergün çarşaf çarşaf yalanlarını yüzlerine vurdular ve laikçiler de artık spor gazetesi çıkarmaya karar verdiler!

 

Tansu Çiller'in Mesut Yılmaz'ı Kanal6'da canlı yayında rezil edişine tanık olduk. Sonra ikisinin birbirlerini yüce divanda aklamalarına, bosna ve çeçen savaşı dikkatlerimizi topluyor anavatan ve doğruyol ülkeyi soyuyorlardı, shp/chp belediye hizmetlerini sadece belediye başkanın rant elde etmesi olarak görüyordu.

 

İstanbul'da suyun 2 gün üst üste akabileceğini bize Recep abi ispatladı (R.Tayyip ERDOĞAN). Sonra bir de baktık ki çöpler toplanmış.. Hatta sokakların yıkandığına ilk şahit oluşumu hatırlıyorum da... Sağa sola çiçek  ekmeler, üst geçitler, her sene yenilenmek zorunda olmayan kaldırımlar (Kadıköy hariç tabi, orası hala chpli).

 

Metro, doğalgaz, deniz otobüsü hepsi geldi bir anda, bütün hizmetler geldi ve Yalova gitti.. Yalova'nın istanbul'un bir ilçesi olduğuna inanamıyordum zaten!

 

İski skandalını gördük, zaten CHP'ye nişan oldu o skandal, Susurluk adı kazındı aklımıza o da Erbakan'ın nişanı oldu (fasa fiso diyordu ya). Askeri darbe olduğunda 4-5 yaşlarındaydım ama 28 Şubat'ı iyi gördüm. Bütün medyanın döneklerini, fırıldaklarını sahte demokratlarını çok iyi belledik. Fırıldak dedim de, DSP'de Kubilay diye bir milletvekili vardı 6 kez parti değiştiren.. Çiçek sulayan Kamer Genç vardı, milletvekili olmasa danıştay mı yargıtay mı ne onun başkanı olacakmış (Allah bizi korumuş!), 2 cümle kurmaktan aciz, militan, faşist, pişkin siyasetçi tipleri!..

 

O yıllar Süleyman Demirel'in henüz müslüman olduğu yıllardı, çünkü aktif siyasetteydi, bazı efendilerin, şeyhlerin gözlerinin nuruydu; ne zaman ki emekli oldu gerçek yüzü çıktı ortaya, ben de ağzımı doldura doldura hakaret ettim bizim süleymancı akrabalara, bazıları utandı bazıları ise tam süleymancı çıktı..

 

Babam'a saygım ve güvenim sonsuzdur ama itiraf edeyim ki yaşıtları ile hep alay ettim. “ulan bu kadar mı kandırılır insan” diye..

 

 Ve işte en önemlisi de burada:

32 yıllık kısa yaşamımda Türkiye'nin en büyük talihsizlikleri olan bazı siyasetçilerin tükenişlerine şahit oldum. Bir Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan artık yok (en azından kudretleri kalmadı), Türkeş ve Ecevit rahmetli oldular. Özal'ı ise ayrı bir kefeye koyuyorum.

 

Her bayram kaza haberleri süslerdi manşetleri, çok iyi hatırlıyorum; her sene teröre verdiğimizden daha fazla kurban verirdik trafiğe. Sonra Recep abi her tarafa duble yol yaptırdı ve kazalar manşetlerden indi. Demek bu kadar kolaymış diye bir kez daha hayıflandım babam yaşındakiler adına..

 

Eskiden trende, vapurda, otobüste sigara içilirdi. Önce televizyonlar sigarayı bıraktırıldı, sonra kamuya açık yerler temiz hava sahası ilan edildi. Recep abi, önce bir türlü islah edilemeyen, her atanan müdürün çiftliği haline gelen kitleri aldı kamunun üzerinden sonra da sigara dumanını.

 

Eskiden her haber bülteninde Kıbrıs'ı duyardık, sessiz sedasız o konu da halledildi, satıldı dediler yaygara kopardılar ama yerli yerinde duruyor hala.

 

Her gelen iktidar ağır sanayi hamlesi başlatırdı gümbür gümbür.. Bu sefer slogansız başladı her halde, hiç duymadık, bir sabah bir de baktık ki otomobil ihracatımız tarihimizde ilk defa ithalatı geçmiş, amerikaya araba satıyoruz, hatta kendi tankımızı helikopterimizi üretmeye başlamışız.

 

 Türkiye sporda da uluslararası başarılar kazanmaya başladı, önce Galatasaray UEFA ve Süper Kupa zaferleri derken, milli takım coşmuş.. halter ve güreşten sonra ilk defa atletizmde madalya sahibi olmuşuz. Voleybol ve basketbol başarılarımız da cabası. Kenan sofuoğlu motor üzerinde harikalar yaratıp Türkiye'nin adını duyuruyor dört bir yana, Türkiye'de F1 pisti rüya olmaktan çıkmış, olimpik stadımızda şampiyonlar ligi finali oynanıyor derken, Nuri Bilge Ceylan ödüller getiriyor güzel ve yalnız ülkesine sinema dalında.

 

Hazır sinemaya girmişken söyleyeyim, nedense bizler yeni jönlere kavuşamadık şu geçen yıllarda. Yılmaz Erdoğan sanat adına çok kaliteli muhteşem filmler yaptı, Cem Yılmaz absürd de olsa ilk defa adam gibi bir bilim kurgu filmi çekti, ama bir türlü salon adamı bulamadık Ediz Hun gibi Cüneyt Arkın gibi, Tarık Akan gibi. Bu işin siyaseten de kullanılabilinecek muazzam bir endüstri olduğunu keşfedemedik henüz Çinlilerin aksine.. Hero, kung-fu Hustle, Altın çiçeğin laneti gibi propaganda amaçlı yapılmış o muhteşem sanat eserleri gözlerimi okşarken hep bunu düşündüm, Çinli'de tarih ve malzeme var da bizde yok muydu sanki.

 

Bağdat caddesi tek yönlü olmuş, bilmem nereye Mc Donalds açılmış, Akbil ve hatta Metrobüs diye birşey icad edilmiş, MSN diye bir haberleşme sistemi MIRC'in yerini almış hatta bilgisayardan zıplayıp cep telefonuma girmiş, kredi kartı kullanmayan adam kalmamış, klimasız araba diye birşey de kalmamış.. gibi haberler artık ilgi çekmez bu zamanda.. Unutmadan "Tem" diye paralı bir otoyol açıldı ama "ogs" sayesinde otomatik geçiyoruz.. Artık teknolojik ilerlemeyi kanıksadık, tüplü televizyon devri kapandı neredeyse.

 

Sosyal hayatımızdaki değişimler ise daha fazla ses getirir oldu. SSK, bağkur, emekli sandığı ayırımı sona erdi mesela. Özel hastaneler açıldı ve ben bir SSK'lı olarak hastaneye gittiğimde hem sıra beklemiyorum, hem az para veriyorum, hem de karne diye birşey olmadığından ilaçlarımı istediğim eczanelerden reçeteyle indirimli alıyorum. İşte ben bunu hayal edemezdim.

 

Artık vatandaşlık numarası diye birşey var, her yere ayrı vesika taşımıyoruz yani, olması gerektiği gibi. Bürokrasi minimize ediliyor.

 

Bu arada ben bir vatandaş olarak bir çok Türk'ün göremediği bir şeyi daha gördüm.. Nemaların ödendiğini.. hatta keylerin bile 8 buçuk milyon çalışana 12 günde ödendiğini gördüm. Bu arada fiş toplama diye birşey de kalmadı hatırlatayım.

 

Ihracat yapmak isteyen adamın kapı kapı dolaşıp 23 imza topladığı günleri de gördüm, 1 günde firma kurulduğuna da şahit oldum. Canı isteyenin ithalat ve ihracat yapabildiğine bile şahit oldum ne diyeyim, kasap bile Çinden ayakkabı getirtip satıyorsa...

 

Eğitim hayatında da çok şey gördüm, mesela Hakkari'ye üniversite açıldığını gördüm. Türkiye tarihinde ilk defa eğitim bütçesinin savunma bütçesinden daha büyük olduğunu, hatta aslan payını eğitimin aldığını gördüm. Üniversitelerimizin birşeyler icad ettiklerini de yeni gördüm, YÖK'ün faşist bir dükalık olmadığını da, bunun olumlu etkilerini uzun vadede hep beraber yaşayacağız.

 

Velhasıl iyi kötü çok şey gördüm ve yarına umutla bakmama sebep olacak şeylerin daha fazla olduğunu zannediyorum.

 

Özellikle, şu son gördüğüm Ergenekon çetesinin deşifre edilişi, şu genç yaşımda yaptığım yorumların ne kadar haklı olduğunu bana gösterdi ve bir kez daha babam yaşındaki bazı adamlardan iğrendim.

 

Sırf bu sebeple oturmuş taşların oynatılması konusunda siyasi irade gösteren Recep abiye ve arkadaşlarına teşekkürü bir borç bilirim. Önce insanca yaşama standartlarına kavuşan bir İstanbullu sonra da bir Türkiyeli olarak, Allah başımızdan eksik etmesin. Düşünsenize, sıfatına bakmadan suçluyu alabiliyorlar artık. Orduevinden paşa çıkardılar, ben bunu gördüm ya artık gam yemem.. Demek ki suçlunun kaçacak yeri ve hamisi kalmadı bu ülkede..

 

Cumhuriyet mitingleri vardı bir ara, biz kaç kişiyiz hareketi oldu sonra ve eridi gitti. Artık suni duyarlılık üretip istismar etme devri sona erdi herhalde. Cumhuriyet mitinglerini tertipleyenlerin hepsi nasıl da yargılanıyorlar şimdi, cumhuriyete ihanetten, ibretle izliyoruz. İşte babam yaşındaki adamları kadınları kandırmak ağızlarına slogan tıkıp ellerine bayrak tutuşturmak bu kadar kolaydı. Ne oldu? İftiralar havada kaldı.. müfteriler mahkemede..

 

Korkuları şuydu:

 

Ben ilk defa 4 yaşındaki çocukların kreşlerde Noel Baba tanımadan görmeden, peygamber sevgisi ile yetiştirildiklerini gördüm. Ilahi okuyarak, şarkı türkü söyleyerek, dini ve ilmi bilgiler edinerek okula hazırlandıklarına şahit oldum. Bu çocuklar alkol uyuşturucu kullanmaz, bara pavyona gitmez diye korkuyorlardı. Bu çocuklar namaz da kılarlardı, Kuran da okurlardı, çalıp çırpmazlar, rüşvet almazlardı.. E rüşvet almazlarsa satın da alınamazlardı, öyleyse bu çocukların kökü kazınmalıydı, sistem satın alınabilecek adam ister.. İrfan sahibi adam değil. 
 

Sırf bu çocuklar Kuran kurslarına gitmesinler diye 8 yıl kesintisiz eğitimi icad etmişlerdi zaten. Yoksa, önce okul yaparlardı, değil mi?

 

Laiklik elden gidiyor sloganı hikaye, AK partiyi kapatma gerekçelerinden biri ülkede alkol satışlarının düşmesi değil miydi? Işte bu gerekçeyi bulup iddianameye koyacak savcı yetiştirmek mesele, böyle bir savcı Kuran kursundan ya da dini terbiye veren kreşlerden çıkmaz ne de olsa.. 
 

İşte gördüğüm en güzel şey de buydu, babalarımız susar etliye sütlüye karışmaz, camiden eve, evden işe yaşar giderlerdi, o namaz kılan babalar değil miydi malzemesi çalınmış Kuran kursları inşa eden ve öz yavrularının canına kıyan.. Ama ben susmayan bilakis etliye sütlüye karışan, kıyasıya eleştiren gençlik gördüm, bu ülke de gördü ve artık sırtı yere gelmez Evvelallah..

 

Ramazanlar festival olmuş, her yerde iftar çadırları var şenlik içerisinde, Kutlu doğum haftası kutlanıyor özgürce, kandiller birer bayrama dönüşmüş.. İnsanlar muhafazakar, liberal, sosyal demokrat ayırımı yapmadan kaynaşıyorlar.. Her birliktelik vesilesi değerlendiriliyor ve toplumsal hoşgörü artarken ayırımcı faşist dinazorlar, kendinden olmayanı öteki olarak gören primitifler azalıyor. Özgürlükler yayılıyor, "Özgürlüğün bağışlanmaz, bilakis sahip çıkılır bir hak olduğu" tek genel geçer ideoloji olmuş..

 

Anladınız mı şimdi bu ulusalcı-chp'li kitlenin AB karşıtlığını, mazallah Türkiye AB'ye girerse demokrasi gelir, bürokratik oligarklar halka teslim olur, hizmet etmeye başlarlar, köylü milletin efendisi olur gibi birşey. Halbuki özgürlük ne haddimize; bizler göbek kaşıyan fıçı kafalı adamlarız, haşa, bizler ancak oligarklarımıza şöförlük, ahçılık, gündelikçilik yaparız, eşitlik meşitlik olmaz, hele dini disiplin hiç olmaz. Bizler oligarklarımızın izin verdiği kadar müslüman, ve onların uygun gördüğü ölçüde milliyetçi ve Atatürkçü bir kitleyiz.. 
 
İşte ben bu soysuzluğun bugün Kabe'den çıkarılıp atılan putlar gibi paramparça olduğunu gördüm!.. 
 

Daha güzel günleri de hep beraber göreceğiz inşallah.

 
Sunusi Fazıl ONAY
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/7/2008 - AK PARTİ VE ABD.

Kategori: siyaset
AK PARTİ ve "Amerikan emperyalizmi suçlaması" desek daha doğru olur..

Özellikle bürokratların kral olduğu 3. dünya ülkelerinde devletle hükümetin çatışabileceği durumlar çok olağandır. Hükümetler seçimle gelir giderler ama bir kısım bürokrat devletle o kadar içli dışlı olmuştur ki, artık kök salmışlardır, emekli olsalar bile devleti temsil ettiklerine, hatta devletin aslında kendileri olduğuna inanırlar. Biz, bunlara derin devlet deriz.

Mesela Adnan Menderes'in idamında yani 27 mayıs ihtilalinde bunu net olarak gördük..

Ülke faşist CHP iktidarından kurtulmak umuduyla DP'ye sarılmış ve büyük bir çoğunlukla halk, devleti Adnan Menderes'e emanet etmişti. Daha önce hiç iktidar olmadığı için muktedir olması da zor oldu DP'nin. Devletin hemen her organından tepki gördü ve mecburi bir çatışmaya girildi. O yıllar CHP'li bürükratların Amerikan ajanı olduğu yıllardı. Haberleri hatırlayın. Soğuk savaşın en hararetli olduğu yıllar. Türkiye'deki bu demokrasiye geçiş sosyalistleri de ümitlendirmişti. Başta herşey yolunda giderken Menderes büyük hatayı yaptı. Amerika ile pazarlığa oturmak istedi. Netekim Moskova ziyaretinden önce darbe yapıldı ve Adnan Menderes 2 arkadaşı ile idam edildi.

Neden sonuç bu kadar marjinal olmuştu?

Çünkü DP marjinal bir sonuçla halk desteği kazanmış ve bunu arttırmaya devam ediyordu. Ülkede CHP döneminde yapılan okul sayısı DP döneminde 50 kat artmıştı, yapılan yollar hakeza.. endüstrileşme hareketleri coşmuş, ülke topyekün ticarete ve ihracata başlamıştı. Hemen her alanda muazzam hizmetler halka ulaşıyor devlet çalışıyor, halk da memnun kalıyordu, üstelik bu sefer hükümet kimsenin dinine ve örfüne de küfür etmiyordu!

Amerikan darbesi sonuçları ile beraber ağır olmalı, Türkiye vatandaşına bir ders vermeliydi. Ne demek Sovyetler ile yakınlaşmak.. Bu, ödettirilmeliydi..

Hem vatandaşa hem de geleceğin siyasilerine bir ders olmalıydı.

Bir tarafta paradan puldan Atatürk'ü silmiş, devlet dairelerinde, kamusal alanda Atatürk resmi görmeye bile dayanamayan CHP, öte yanda Atatürk'ü koruma kanunu çıkaran ve Ata'ya eski itibarını iade eden DP..

Bu darbe demek ki kemalist bir darbe değildi, ya da Kemalistti de bu kemalizm denen şeyin Mustafa Kemal Atatürk ile bir alakası yoktu, bugün de olmadığı gibi..

Bugüne dikkatinizi çekmek istiyorum.. yazının amacı bu.. Geçmişi sorgulamak değil, bugünü düşünmek..

Türkiye ABD ile tarihinin en kötü, en kavgalı, en istikrarsız ilişkisini yaşıyordu..

* Önce tezkere çıkmadı ve ABD Türkiye'yi stratejik müttefik olarak görmediğini açıkladı.

* Ardından tezkere çıktı ama pazarlığı iki taraf için de çok yıpratıcı oldu ve ABD köşeye sıkıştırıldığını iddia etti.

* Sonra, çıkan tezkere ise hiçbir zaman kullanılmadı ve ABD menfaatleri zarar gördü.

* Bunun sonucu olarak bir çuval hadisesi yaşandı.. savaşın eşiğine gelindi..

* Daha sonra Türkiye şok bir kararla Lübnan-israil savaşında insiyatif alarak bölgede bir oldu bittiye izin vermedi, bu hem israil'i hem ABD'yi üzdü.

* Bu arada 2 karşılıklı İran ziyareti ve Suriye ile imzalanan güvenlik ve iş birliği anlaşmaları vardı.

* Derken Türkiye Suriye ile israil arasında arabuluculuğa soyunarak olası bir çatışma istismarının önüne geçiyordu..

* Kürtlerle yaşadıkları ise gayet açık, ABD kuklaları ABD'den emir alarak havlarken Türkiye ABD'yi açıkça tehdit ediyor ve arka bahçesine girerek dağıtmaktan sözediyordu.

* Tarihte ilk defa Türkiye ABD'yi tehdit ediyordu.. Bunun yanısıra Rusya ile askeri ve ticari yakınlık ABD'yi korkutup geri adım attırıyor ve ABD Rusya'ya misilleme olarak Türkiye ile askeri bir işbirliğine yeşil ışık yakıyordu.

* Bütün bu saydıklarımın yanısıra, Türkiye artık AB ile müzakereci olmuş, yani yönünü AB'ye çevirmiş ve ABD'yi tekrar hayal kırıklığına uğratmış bir ülke olmuştu. Bir de ticarette avroya geçerek amerikan resesyonuna bir tuğla da Türkiye koymuştu..

* Ak Parti'nin Türkiye'yi avrupanın 7. büyük ekonomisi yapması ve IMF'nin dolayısıyla ABD'nin elinden alması da cabası..

Artık yeterdi!..

Bu sefer sıra Bush'da idi. 1960'da Kennedy'nin yaptığını Bush yapmak istiyordu. AK PARTİ kapattıralacak, Recep Tayyip ERDOĞAN yasaklanacak ve hatta MHP'li Bölükbaşı'nın sarhoş ağzıyla içki sofrasında dediği gibi, hakkında yolsuzluk dosyaları açtırılarak olmayan hukuk ve adaletle başbakan yargılanacak ve hapse atılacak böylece itibar olarak idamı sağlanacaktı. Bu arada ABD ile Türkiye'nin arası bozulurken görev alan ilk aktör, Abdullah Gül'ün Dış işleri bakanı iken çok güvendiği sevgili bürokratı bizzat bugün vekil olan MHP'li Deniz Bölükbaşı'dır. Daha o zamanlar amerikan hizmetindeymiş demek ki.. zira gerçekleşmeyen pazarlığı da sözde o yürütmüştü.

Bugün CHP ve MHP'nin Amerikan amaçlarına hizmet ettikleri ve tetikçilik yaptıkları çok açıktır. Hem de ülke istikrar ve menfaatine rağmen.. Bu resmen vatan hainliğidir. gerisini küçücük beyni ve azıcık mantığı olan, teorik ve pratik olarak düşünebilen herhangi bir ortalama vatandaşa bırakıyorum.

Aydın Doğan medyası hala NATO gladyosu ERGENEKON hakkında haber yapmadıklarına göre, olanı da haber bültenlerine sokmadıklarına göre en aptalımız bile bu işin içinde bir iş var diyebilir diye düşünüp umut ediyorum.

Iki şahit aksini söylerken, CHP'li vekil eskisine inanıp delilsiz ispatsız 10 ay hapis cezası verebilen bir hakimin hakim olduğu adalet sistemine ise tabi ki güvenim yok.. siz çemberi burada genişletebilir ve bu malum çetenin içine herkesi rahatlıkla sokabilirsiniz. İtalya'daki temiz eller operasyonunda 30.000 bürokratın tutuklandığını da unutmayın ama..

Moğultay'ın militanı 3000 yargı mensubu görevden alınmadıkça CHP'li yargıya nasıl güvenebilirim.

Şimdi en hafif tabir ile Ak Parti'ye Amerikan emperyalizminin uşağı diyebilen öküzleri dinleyip şu yazı üzerinde biraz düşünelim derim ben..

Kim maaşını nerden alıyor?

Bu soruyu her zaman soralım..

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ethnocentric.. (siyasi ve mizahi unsurlar aynı bünyede aşırı dozda)

Son yazılarım

Kızım Geldi
seçimler bitti, kim sevinsin?
seçimler bitti, kim sevinsin?
Doğuma Doğru
Üstad-ı Azam Ahmet Nejdet Kompüter'den Diplomasi dersleri
Terörizmin Hindistan'da Verdiği Önemli Mesaj
Başbakan Gürledi; Ne Oldu? Ne Olur?
uyuan ideoloji
Vay, Ben Neler Gördüm!..
AK PARTİ VE ABD.
Fısıldaşmayın, mert olun.. (Alevi kardeşlerimizi uyandıralım)
İŞGAL
Başsavcının bana anlattıkları!..
SENDEN NEDEN NEFRET EDİYORUM!..
İrtica Amerika'da
Biz, İmamlara rağmen cemaatmişiz!!!
Şii ve sünni Ayırımı (tarihin kısa özeti)
Atatürk Türkiyesi
Gerçekçi bir seçim sonuç analizi
AKP muhalefetliği mantığı ve edebi aşmış
Dünya Solu ve Türk Solu
Manşetleri ile Sözde Rejim Bekçileri
Atatürk''ün Mirası
Herşey Türkiye için
Aşk ne zaman biter?

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
S:N:S:Y Ciddiyet

Kategoriler

Arkadaşlarım

mansur
hocaileessek
islamyurdu
incesan
solcularbirligi
horseracing
ruyatabirler
kisamesaj
makyajvebakim